12 Kas

EMİRGAN YÜREĞİME OTURMUŞ

Emirgan’a vardım bugün. Çınaraltı’ndan Eski Muvakkithane Yokuşunu ağır tırmandım. Çocuk gençliğimin temellerinin atıldığı sokakta kendimi aradım. Ne Emel Abla kalmıştı, ne Muazzez Teyze.
Birden çocuk gençliğim postacının arkasından hınzırca bana gülmeye başladı. Bak sen yaramaza!
Ahşap eski bir konak önünde takılı kalıyor gözlerim. Birden konak eskiden yeniye doğru şekilleniyor. Arkamı dönüp bakıyorum. Çocuk gençliğim acıyarak dudak büküyor bana. Ağladı, ağlayacak. “Sus!” Diyorum. “Sus! Ağlayacaksan içine akıt yaşlarını!”
En üst katta öğretmenim oturuyordu. Annem öldüğünde bir yıl kadar yanında kalmıştım. Hangi odayı bana vermişti, anımsamıyorum. On iki yaş çocuk gençliğimin en yaramaz evresini burada, bu evde tamamladım. Tıpkı haylaz bir kız çocuğu gibi. Sonra yaşamın en acımasızlığına varmak için ayrıldım bu evden.
Yarım asır sonra…
Kökleri toprağa dar gelen bir çınar gibiyim. Çınarın altında eğleşecek yalnızca anılarım var.
Sahile varıyorum. Denizde oynaşan balıklara, çığlıkları gökyüzünü delen martılara söyleyecek çok anı biriktirdim. Sana geldim, Emirgan’a geldim. Beni dinler misin ey üç günlük yaşamı, yarım asra uzatan çocuk gençliğim?

 

Tülin Dursun 11.11.2017 Emirgan- Çınaraltı

18 Mar

MEKTUP YAZDIM SANA. HAYDİ OKUSANA

Ne çok özlemişim çocukluğumu. Keşke demek hiç istemezdim oysa.
Bunları sana yazarken; bir kitaba ancak birkaç anımızı sığdırdığımız, yaşarken asırlar boyu süren geçmişimizin, pişmanlıklarımızın hançer gibi yüreğimize saplanışı…
Evrenin herhangi bir yerindeyim. Sen? Dur! Anlatma! Seni bıraktığım yerde olmadığını biliyorum. Kaç kalbe girdin, kaç yürek yaraladın? Oysa benim yaşadığım bütün aşkların kapıları sana açıldı. Hangi odacığındaydın yüreğimin? Nasıl saklandın bunca yıl?
Ben tam buralardan giderken, sırlarımla dolu yaşamımı toprağa gömmeye hazırlanırken neden odacığın kapısını araladın? Yoksa biliyor muydun asırlarca seni beklediğimi?
Öyle geç oldu ki artık.
Yaşamın havası zifiri karanlığa dönüyor, bak! Az sonra dünyanın sesi çınlayacak kulaklarımda. Şafak vaktinin yeşil ışığı yanmayacak…
Dünyanın herhangi bir ülkesinde, herhangi bir kentinde, herhangi bir sokağında düşüncelerimde seni adımlarken, yok oluyorum.
Haydi gel! Şu sandalyeye sen otur, ötekine de ben. Anlat bana!
Çılgın dalgaların beyaz köpüğünden söz et bana. Konuşmayı sevmiyorsun belli.
Ben çığlıklarımı sessizce büyütürken içimde gökyüzü paramparça yeryüzüne dökülüyor.
Bak! “Melancolie” damarlarımıza akıyor Peppino Di Capri’nin sesinden…
Hangi zamanın hüzne vuruşudur bu? Bir eylüle varır mı daha yüreğim?
Sen benim sevgi dolu geçmişim; gittiğimde ben koşarak bana gelir misin?
Haydi anlat bana! Hangi çınarın altında bekleyeceksin beni? Hangi yandan çarklıya bindireceksin yaşanmamış öykümüzü?
Sen bana geldiğinde geleceğimin yakarışı olacaksın.
Ne çok geç kalmışız biz birbirimize.

Tülin Dursun QURENSE 28 EYLÜL 2016 (Spain)

28 Ağu

ÇOCUK YORGUNLUĞUM

Çocuk yorgunluğumdayım yine…

Hayatın sokaklarında oynadığım oyunlarında hem yuttum, hem de yutuldum. Topaçlarım hızla dönerken, çemberlerim taşlara takıldı. Ortada cevizlerde hep ya başı vurdum, ya da ıskaladım. Evcilik oyunlarında anneliği beceremedim, iyi bir öğretmen oldum.

Eksiklerimi, kusurlarımı taşımamak için yarınlara hep öğrenci kaldım. Öğrenmediklerimi hiç ertelemedim, saçımı taramayı unuttum…

Koca bir aşkı sessizce, umutsuzca yaşadım, çırpındım; aşkın haberi olmadı bundan…

Yarınlara küseceğimi anlamadı çocukluğum; yorgunluğumu hep hayatın mızıkçılığına yükledi.

Kıskanç çocuk acımasızlığında zaman, çaktırmadan hayallerimi çaldı. Kendi hayallerimi kurdum, salıncaklarla gökyüzüne sallanan. Hayat oyunu bu ya? Salıncağımın ipleri en yükseklerde koptu hep.

Çocuk yorgunluğundayım yine…

İçsesimle geçmişimi çağırırken, yarınlarıma yalvarıyorum.

Hayat! Benden çaldığın oyuncaklarımı geri ver!

Ben artık senin oyununda yokum, vazgeçtim oynamaktan… Yorgunum, yılgınım, bezginim, gitmek istiyorum; izninle GAİA Ana…

 

T.Dursun  Kalabalık yalnızlıklarda, hiç kimse olamadığım bir zamanda…

24 Ağu

AŞKIN SON DERSİ

Sana sıkıca sarılıp, içimden geçen aşk sözcüklerini söyleyemediğim için suçluyum. Beni anlamadın ki!
Uğruna harcanan koca bir yaşamdı aşkım. Sen gittin, ben sana gelemedim.
Ne dersini aldım aşkın, ne de bildiklerimi, yaşadıklarımı anlattım sana…
Koca bir koruda, koca bir çınarın köklerine sardım aşkımı. Rüzgâr sana belki fısıldar diye bekledim. Sen gelmedin, ben sana gelemedim…
Aşkın ilk dersini yarınlara ertelerken ben, son dersin zili çoktan çalmıştı. Umarım kalmadı artık! Bedenim bana ihanetlerdeyken, belleğimde yalnızca LİMON AĞACIna âşık küçük bir kız kaldı…

Cliff Richard (Lessons in Love) için…

“Lessons In Love”
First you cuddle up beside me nice and near
Then you whisper all the things I long to hear
That’s the first lessson in love
Mmmm…Give me your heart

Then you put your two sweet lips on mine like this
And you’ll learn the magic of a tender kiss
That’s the next lesson in love
Mmmm…lesson in love

It’s so easy when you know how
O my darling let me show you now

Last you whisper I love you so sweetly
Then I’ll know you’ve learned it all completely
That’s the last lesson in love
Mmmm…baby love me true

27 Tem

GÜLTEN DAYIOĞLU EDEBİYATTA 50. YILINI KUTLARKEN

Sınıfın kapısı açılıyor. Gencecik, kumral düz saçlı, sevgi saçan gözleriyle ayağa kalkan çocuklarını selamlıyor.
“Günaydın çocuklar!”
“Sağ ol!”
“Oturun!”
Orta bölüm sıralarından çelimsiz, çöp bacaklı bir kız çocuğu;
“Öğretmeniiiim!”
“Evet?”
Kız çocuğu başlıyor sormaya…

“Zaman mı genişti çocukluğumuzda, üç kişilik üzeri çiziklerle dolu okul sıralarımız mı? Nasıl sığardık üçlü sıraya dört çocuk? Yoksa onlarca çocuğu yüreğine sığdıran sizin yüreğiniz miydi büyük olan?

Talat Paşalı öğrencileriniz neden hep sizin sevginizi kıskandı birbirinden? Nilüfer Nazan’ı kıskanırdı; ben bütün sınıfı. En çok da oğlunuz Mehmet’i kıskanırdım. Siz de bilirdiniz annesiz olduğumu da bir başka sarılıp, kollardınız beni.
Evrende saman çöpünün bile dili olduğunu, coşkun sularda yalnız başına değeri olmadığını ama yüzlerce, binlerce samanın gücüyle yıkılmaz bentler oluşturduğunu nasıl da işlediniz beyinlerimize? İşte o saman çöplerinden biri olan ben sayenizde sevgiyi, paylaşmayı öğrendim.
Onlarca çocuğu nasıl kendisine özel kıldınız? İnsan kimyasında bunun formülü var mı ÖĞRETMENİM?
Hepimize verdiğiniz sevginizin içinde ne var ki hiç tükenmiyor? Ne zaman dolduruyordunuz o öpülesi yüreğinizi?
Öğretmenim yoksa siz Güneyli Müftüsü bilgeliğinde, avuçları hep açık sevgi ve bilgi dağıtan saki miydiniz?
Yaramazlıklarımızdan hiç mi yorulmadınız öğretmenim?
Öğretmenim siz de bilirsiniz; her çocuğun hayatında yer edinmiş bir öğretmeni vardır. Siz benim hayatımda yer edinmediniz! Siz benim dünyamı kapladınız!
Bugün Öğretmenim sorgulamayı, hak ve adaleti, insan sevgisini, okuma alışkanlığını, hayata karşı dimdik durmayı başardıysam sizin bana verdiğiniz öğretiler sayesindedir. Bizler aynı tezgâha getirilmiş, usta bir makastara, terziye teslim edilmiş çocuklar olarak elinizden modası hiç geçmemiş ve geçmeyecek kaliteli insanlar olarak ülkeye sunulduk.
Canım Öğretmenim;
2012 yılı Tüyap Onur Konuğu seçilmiştiniz ya; Oysa siz hep bizim onurumuz ve gururumuzsunuz.
Ben dünyanın en şanslı öğrencisiyim. Gülten Dayıoğlu benim ÖĞRETMENİM!
Sönmeyen, sönmeyecek güzel GÜNEŞ’inizle nice onurlu, sağlıklı yıllar diler, ellerinizden öperim.
Saygılarımla, sonsuz özleyişimle…
Tülin Dursun

02 / 04 / 2012  Uludağ Üniversitesi Etkinliği için yazdığım mektup.

09 Tem

OLMAYANA DİZELER

Kehribar rengi gözlerin aşk gibi bakarken bana;
Canıma elleri değiyor yüreğinin.
Sevdama sargılıyorum sevgileme kokunu…

Geceleri atlatıyorum
Güneş yanıyor içimizde.
Martılar çığlık tutturuyorlar
Sevinçlerinden ipekçe…

Şen oluyor toyumuz
Çılgın kral adasından
Yükseliyor delice alevler
İlah gibi
Aşk gibi
Ben, sen biz oluyoruz
Sessizce…

(2004 Olmayana Dizeler Şiir ) Tülin Dursun

 

Meine Liebe;

Ich wahle als meinem selbst REQUEM (Ölümle Dans) Spass! Natürlich für mich auch Mozart…

08 Tem

İSTANBUL’u YAŞAMAK HASRETİ

Emirgan’a gittim
Bu akşamüstü.

Çınaraltı’nda
Bir İstanbul ısmarladım,
Yudumladım yavaştan.
İstanbul arası kağıt helva yedim
Doyasıya…

Göründü iskeleden
Yana yatık Aynalı Kavak Vapuru;
Doğrultmakta dümenini
Karşı yakaya doğru.

Selam yolladım Kanlıca’ya
İstanbul’a İstanbul ekleyerek.
Ah! Bitti yine bir gün daha
İstanbul’a hasret
Yarınları bekleyerek…

1999 (Ben Gidersem) Tülin Dursun

06 Tem

HAYAT SUYUM

Hayat suyum, can damarım, neşem.

Gün şenliğim benim, yavrum Efe’m.

Yağmurum, bulutum, dağım, yeşilliğim;

Aydınlansın yüzünle gecem.

 

 

Bir bahar gibi ılık nefesin,

İçimi titretir her an sesin.

Dik olsun başın, hep gülesin;

Sevginle her zoru yenesin.

 

 

Umutsuz olma; o hep yakındır.

Sevgiyi arama; o yuvandadır,

Hayat suyum, can damarım, neşem;

Gün şenliğim benim, yavrum Efe’m.

 

Güfte: Tülin Dursun 1985

Beste: Amir Ateş

Makam: Rast

Form: Şarkı

Usul: Düyek

 

 

06 Tem

AŞKIN İÇİMDE BİR ÇINAR GİBİ

Aşkın içimde bir çınar gibi,

Kaynaktan akan bir pınar gibi.

Ruhum tutuşur senin aşkınla;

Mecnun misali hep yanar gibi.

 

 

Dursun bu sevda ne olur dursun!

Kalbim duracak sen biliyorsun.

Ruhum tutuşur senin aşkınla;

Mecnun misali hep yanar gibi…

 

Güfte: Tülin Dursun 1996

Beste: Amir Ateş

Makam: Segah

Form: Şarkı

Usul: Düyek

06 Tem

YAKARI

Her bir kapıda,

Her bir kalenin önünde

Duraklıyorum.

Ve kalbim soruyor;

Eşiğin ötesinde beni bekleyen ne?

Geçişte beni bekleyen ne?

Tanrı’m!

Bana çıkış yolu göster!

Duvarların üstünden atlayayım…

“Du bist bei mir”

Kyrilla Spiecker

Çev: T.Dursun

21 May

LALELER AÇTIĞINDA GEL

Herkesin çocukluğunda büyüttüğü pembe hayalleri vardı, benim gözyaşlarım ılık akıyordu. Hangi tekneye çıplak ayakla çıktıysam, içi su aldı. Küreklere tutunarak kıyıya vardığımda bastığım kumlar diz boyu çukurlar açtı yüreğimde.
Umarsızlığım çığ olmuş, koca dağlar üstüme yuvarlanmakta. Hangi buluta otursam damla olup toprağa akmaktayım. Sırnaşık ayrık otu örneği bereketleniyorum hüzünden yana…
Güneşi tutuşturuyorum yüreğime; ölümden soğuk doluya tutuluyor yüreğim.
Aşk kaç kez kuşatır yüreği kurtuluşsuz? İstanbul gözlerimde suskun şimdi.
Delice kokuları bulaşmış ellerime; gözlerin buzul, gözlerin anlamsız, gözlerin ölüce.
Sen bana laleler açtığı zamanda gel; ben sana mevsimlerce yüreğimi vereyim…

T.D Seni özlediğim bir zamanda…

07 Nis

BEN ERKEN GİTTİM SENDEN, SEN BANA GELEMEDİN

Asırlar önce gittim senden. Giderken sana bıraktığım notu okuduğunu biliyordum. Sen bana gelmedin…
Anılarımı büyük bir korunun yıllanmış ağaçlarının diplerine gömdüm. Git, eşeleştir bak! Ne şafak sancıları var içinde.
Yerden yağmurla ıslanarak açılmış bir kozalağı umut olarak yanıma aldım. Hep bende duruyor. Kendiliğinden kuruyup, kapandı.
Asırlar sonra neden aradın ki? Neden kozalağımı araladın ki? Neden cemrelerimin yok olduğu hazan üşümelerinde, uykusuzluk girdaplarında yok edersin ki beni?
Sana sokuluşum kedi sıcaklığında bir bebeğin masumiyetiydi. En yalın, en üryan halindeydi sevgim.
Sevgimi yüreğime astım. İçime çıktığım her yolculukta, sahil duraklarında, balıkların denizle oynaşmasında hep seni gördüm. Yolculuğuna çıkamadığım yerlerde ben, sen, biz vardık. Kimselere göstermedim seni. Sen hep kozalağımın içindeydin.
Ben gittikçe eskiler büyümekte. Yüreğim kekik kokularında Knidos’ta iki güneşin doğduğu yerde iki denize akıyor.
Asırlar önce ben erken gittiğimde, sen bana gelmediğinde gözlerim hep sensiz üşüdü. Ben “delice” sürgünlere giderken güneşi sana bıraktım; yüreğin ısınsın diye.
Ah gençliğimde yaşayamadıklarım! Artık gözüm arkada değil; güz yüreğim sızlıyor. Kurşun kalemlerimi yontuyorum, sana aryalar bestelensin diye…
Kanamalı, sancılı bir yürek var bedenimin içinde. Verilecek kanın ne rengi, ne de grubu belli. Hüznüm ise her renkte, her notada. Seni aradım. Yadsımalarda değilim. Aradım işte seni. Sensiz delice yüreğimi avutmaktı niyetim. Belleğime çakılı adını kimseler bilmedi. Adının her harfi bir limanda kaldı.
Asırlar sonra niye geldin? Unutma bende geride kalmışlar yalnızca senin eserin değil; benim sevgimin işaretidir. Sevgimi yaşayarak, aşklarımı gömerek yaşadığımın eseridir.
Hüzün gülleri hazana yakışır. Hicazdan şarkılar söyleyen yüreğim zaman daraldıkça çırpınışlarda…
Çok yarım kalmışlarım vardı. Eksik olan sendin.
Vakit geç olmuş. Yine de delice yüreğim susmuyor işte!
Sarı laleler bekler bizi koskoca koruda. Boynu bükülme mevsimine az kaldı.

Hoş geldin umarsızım, hoş geldin yüreğimin kocaman odacığına. Hoş geldin!
Sefalarla değil; geçmişimdeki tokatlarla olsa da yine de hoşluklara geldin…
Tülin Dursun (zamansız-mekânsız aşk tamlamaları)

16 Haz

BAŞBAKAN’ IN FITRATI MI, İKTİDARIN KIRK SATIRI MI?

SOMA’YA AĞIT

Günlerden 13 Mayıs Salı. Bir toplantıdan dönüyorum. Bindiğim aracın şoförü radyoyu sonuna kadar açmış.
“Sayın dinleyiciler; son dakika gelişmesini tekrar ediyoruz. Soma’da özel bir şirkete ait maden ocağında trafo patlamasına bağlı yangın çıkmıştır. Vardiya değişim saatine denk gelen bu patlamada içeride ilk belirlemelere göre sekiz yüzden fazla işçinin olduğu iddia edilmektedir. Gelişmeleri tekrar aktaracağız.”
Saatler ilerledikçe maden ocağı önünde işçi yakınları, acil müdahale ekipleri ve ambulanslar birikmişti. İlk cenaze, arkadan onlarcası…
Ekranlar alt yazıları ve son dakika haberleriyle kömür karası. Her biri çıkan ölü sayısını farklı veriyor. Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes bilirkişi olmuş. Cankurtaranların acı sireni tüm ülkeye dağılıp, yasa boğuyor.
Bilirkişiler, sendikacılar, uzmanlar, sivil toplum kuruluşları ekranları parsellemişler. En büyük parseli ülkenin Başbakanı sabırlarımızın dayanılmaz ağırlığı üzerine devamlı konuşmaları ve hareketleriyle tetiklemeler yaparak kaplıyor.
“Ölüm, kaza madencinin fıtratında vardır!”
Okumamışım, ellerime, dilime hiç mürekkep bulaşmamış. Cahilliğime verin ne olur? Fıtrat kelimesi bana oldukça yabancı. Kullanmam. Duymuşluğum ise çok az. Ftr dan türemiş bir sözcükmüş. “Yaradılıştan gelen maya” demekmiş. Sinirlerim tepemde yumak olmuş. Deliceliğim tutuyor, sormak istiyorum;
“Bayım! Sizin fıtratınızda ne var?”
Gelen haberler giderek kötüleşiyor. Tamam artık demeden bir başka ölüm haberi geliyor. Ölü sayısı arttıkça iktidarın ve yandaşlarının dili sivrileşiyor. Tekme-tokat girişimleri ve gözaltılar başlıyor. Coğrafyamızın insanı sabırlıdır. Bekliyoruz. İçimden “Acaba bu katliamın sorumlusu olarak GEZİCİLERİ suçlarlar mı?”
Nedenini daha sonra fısıltı gazetesinden duyduğum Soma ilk yardımı sorgusuz, sualsiz alıyor?
Halk meydanlara çıktıkça baskılar, tehditler artıyor. İlçe ve köylere giriş-çıkış yasakları başlıyor.
Nihayet üç yüz bir ölü sayısıyla noktayı koyuyor iktidar. Maden girişine acele beton dökülerek kapatılıyor. Enerji Bakanı çocuk ve kaçak işçilerin olmadığını sıkça vurguluyor. Aksi ispatlanırsa istifaya hazırmış. Bakanın idrakinde eksiklik olmalı. Onların hepsi de ana-babalarının çocuklarıydılar.
Meydanlarda yuhalandılar. Acaba yuhalanma fıtratlarında var mıydı?
Hele biraz ortalık durulsun da ölen kardeşlerimizin ailelerini ziyaret edelim diye düşünüyoruz. Yirmi beşinci gün varıyoruz oralara. Gittiğimiz evler daha önceden belirlendiğinden ve ekibimizle paylaştığımızdan herhangi bir karışıklık olmuyor. Bizden başka ziyarete gelenler var. Yiyecek, oyuncak yardımı yapıyorlar. İnsanlar meydanlarda kamyonlardan dağıtılanları kapışıyor. Sonradan öğreniyoruz. Ölenlerin yakınları hiç gitmiyor erzak almaya. Bilinçsizce yapılan bir yardımlaşma var.
Otuz altı yaşında madende ölen Bayram’ın evindeyiz. Dünya tatlısı iki oğul, güzeller güzeli karısı kalmış. Torunumun yazmış olduğu masal kitabına dalıyor Hüseyin. Gelen oyuncaklara hiç bakmıyormuş. Annesi söyledi.
Tuncay’ın evi oldukça kalabalık. İki erkek çocuk liseye, büyük kız üniversiteye gidiyor. Üç aylık bebek artık süt ememiyormuş. Annenin sütü daha o gün kesilmiş. Avluda oturuyoruz. Hepsi kırgın ve umutsuz. Büyük kız gelecekten kaygılı. Bilgisayar okuyor. Her an okulu bırakabilir. Söz alıyorum kendisinden. Okulu bırakmayacak. Burs için konuşuyoruz. Gözleri yaşlı ışıldıyor.
Kınık İzmir’e uzak değil. Madende ölen işçiler hep gecekonduda yaşıyorlar. Bildikleri başka bir iş yok. Eskiden tütüne giderlermiş. Tütüncülük bitmiş. Mecburiyetten madene gidiyorlar. Devlete ait maden ocaklarının verdiği para ve iş güvencesi daha sağlammış onlar için. İş bulana.
Buralarda, özellikle de köy yerlerinde yaşam koşulları hiç de bizim sandığımız veya hayal ettiğimiz gibi değil. Parası olan emekliliğinin keyfini sürer buralarda. Ege! Medeniyetin öncü yerlerinden biri. Helaları bile dışarıda, bahçede veya tarlada olanlar var. Yüksek yerlere eşeklerle su taşınan köyler var. İnsanlar her bakımdan fakirlik içinde ama çok güzeller. Az ile yetinmeyi, kendilerine yetmeyi iyi biliyorlar. Yaşlılar bilge.
Evlere girip, ziyaret ettiğimizde çocukların ruhsal dengelerinin bozulduğunu, annelerin çaresizliğini anlamamak olası değil. Yüreğimiz kabarıyor.
Elmadere’ye vardığımızda buraya birkaç vatandaşın haricinde hiçbir yetkilinin uğramadığını öğreniyoruz.
“Neden?” Diye soruyoruz.
“Burası Alevi Köyü. Ondan diyor. Yanıt bizi şaşırtıyor. Seçimlerin hemen ardından balkonlara çıkıp da;
“Biz hepinizi kucaklayacağız!” Diyenlerin sözlerinin ne kadar gerçekten uzak olduğunu anlıyoruz. Sonra anlıyoruz. İktidar partisinin seçimi alamadığı, kazanamadığı yerlere gitmiyorlar. Hemen yakındaki başka bir yer ihya olmuş durumda. Onlar da saklamıyor. Kâğıtlar imzalatmışlar geleceğe yönelik.
Birden köyün meydanına bir kamyon yaklaşıyor. Çocuklar koşuşturuyor yine. Büyük damacanalara basılmış peynir, zeytin görüyoruz. Önlerine gelene veriyorlar. Oysa burada on bir ailenin reisi ölmüş. Köyde bizi gezdiren Kazım Abi anlatıyor;
“Görüyorsunuz. Buraları alabildiğine zeytinlik. Çok şükür zeytini kendimiz basarız. Kendimize yetecek kadar hayvanımız da var. Peynir, süt, yoğurt sıkıntımız olmaz. Mezar taşlarımızda “ Bu kişi açlıktan öldü.” Diye yazmaz hiç. Yiyecek dağıtmalarına, çocuklara aşırı oyuncak getirmelerine kırgınız. Biz geride kalanlarımızı doyurmaktan aciz de değiliz. Bizi dilenci gibi gören kafalara kırgınız. Bir hatır sormanın bize dünyaların kapısını açtığını bir bilseler. Birden içsesim uyanıp, dilleniyor;
“Eyvah! Acaba yanlış mı yaptık?
“Kazım Abi! Biz de bir şeyler getirdik. Çocuklara boş elle gelmek olmazdı. Adettendir. Hem paylaşalım, hem dertleşelim istedik.”
“Yok bacım. Biz artık insan sarrafı olduk. Siz daha içeri girerken anladık. Çocukların adını bile bilerek geldiniz. Gelin soruyor “Baba bunlar beni nereden tanıyor?” Diye. Çocukları öpüşünüzden, gelinlerimizle yakın konuşmalarınızdan hep anladık biz.”
Kazım Abi elimdeki listeye bakıyor.
“Burada eksik var! Elif Kız’ı da görün.” Kazım Abi’ye evleri, aileleri arkadaşlarla bölüştüğümüzü söylemiyorum. Bir eksik olmaz ama bir fazla olsun, ne çıkar ki? Köyün bu bilge adamını kırar mıyım hiç? Önce Selma’nın evine varıyoruz. Bir oğlu, bir kızı var. Henüz yirmili yaşların başında. Ağabeyini, kocasını, kayınını toprağa vermiş. Büyük kayın ile beraber oturuyorlar. Eltisinin de üç çocuğu var. İki göz oda. Beş çocuk, üç erişkin. Kayınbirader işsiz. Selma dert küpüne girmiş, umarsızlıktan çıkamıyor. Yüreği kabarık, susmuyor. Susacak gibi de değil.
“Çocuklarım olmasa çoktan şu kayalıklardan bırakırdım kendimi.” Diyor. Evin arkasındaki koca, yalçın tepelere dalıyor gözleri. Umudun zerresi yok bakışlarında. Gözlerinin feri sönmüş gibi.
Avluda çocukların minicik ayakkabılarına takılıyor gözlerim. Biri ters dönmüş. Kızın belli. Kırmızı, atkılı pabuç.
“Bunlar Yağmur’un mu?” Diyorum.
“Nereden anladın abla?” Diyor. İç geçiriyor. Gülümsüyorum. Kederli bakışlarını içime alarak çıkıyoruz. Yukarı evde Selma’nın babası oturuyor. Henüz altmışlı yaşlarda imiş. Seksen yaşında gibi duruyor. Oğlunu, iki damadını yitirmiş. Yedi torun başına kalmış. Oğlunu toprağa verdikten sonra gelin zamansız doğum yapmış.
“O hiç baba bilemeyecek. Babasına ne olduğunu nasıl anlatacağız? Üç yaşındaki bebesi bile zor hatırlayacak. Daha ne kadar yaşarım bilmiyorum.” Genç bir adam geliyor yanımıza. Büyük oğluymuş. Yeni gelmiş yurt dışından. Alamancı diye düşünürken;
“Afganistan’da çalışıyorum. İnşaat mühendisiyim. Geçenlerde üç mühendis arkadaşımı öldürdüler. Moralim bozuk olduğundan hava değişimine gelmiştim. Geldim kardeşimi, eniştelerimi toprağa verdim. Galiba artık buralarda kalacağım.”
Bir evden bir cenaze çıksa on ev yasa bürünürmüş. Anne atılıyor sözlerine;
“Oğlum gelin girmedik ev olur ama ölüm girmedik ev olmaz! Bizimkiler zamansız öldüler. Bizimkiler göz göre göre öldüler. Daha ölülerimizi, yavrularımızı toprağa vermeden sakallı, cübbeli adamlar bize fetva vermeye geldiler. “Ağlamayın, yoksa ölüleriniz Cennete gidemez!” Diye. Gazete ve sosyal medyadan görmüştük onları.
“Çok kırıldık, üzüldük. Ölen onların değil ya verdiler fetvaları gittiler. Biz toprak altına yatırdıklarımızın acısıyla yanar tutuşuruz. Veren Allah, alan Allah! Bilmez miyiz? Bizim çocuklar ölmedi ki, öldürüldüler.”
Kazım Abi bizi evden eve götürdükçe evrenin tüm yükü omuzlarımızda değil; yüreklerimizde çoğalıyordu. Hangi eve girsek kara kömürün geride bıraktığı is kokulu acılarını içimizde hissediyorduk.
Kınık İlçesi Cumalıköy’e uğruyoruz. İlköğretim okulu önünde Aslı’nın evini soruyoruz. Gençten biri ilgileniyor. Köy delikanlılığının bıçkınlığı var üstünde. Gözleri uykusuz, yorgun, hüzün dolu bakıyor. Önce köy içinde bir yer tarif ediyor. Sonra;
“Ben sizi bırakayım.” Diyor. Sorular soruyor. Biraz tedirgin. Güvenini yitirmiş hissine kapılıyorum. Aslılara gidiyoruz. Biz içeri girip, Aslı ve çocuklarıyla tanışıyoruz. Evin babaannesi dertlerini sayıp, döküyor. Tek oğlu imiş. Başına matem yazması takmış. Kömür karası bir yazma. Kara iplikle oyalanmış.
Oradan ayrılmak için dışarı çıktığımızda bizi bu eve getiren delikanlıyla karşılaşıyoruz.
“Ben sizi yine götürürüm.” Diyor.
“Nereye gideceğimizi biliyor musun?”
“Elinizdeki kâğıttan gözüme çarptı. Dudulara. İsmail Arkan ’ın evine gidiyoruz. İsmail benim babam olur. Ölen Veysel benim bir küçük erkek kardeşim.” Gözleri yaş içinde kalıyor.
Köyün otoyola bağlandığı kavşağa yakın, tarlaların ortasında iki tane derme-çatma eve yaklaşıyoruz. Etraf açıklık. Tepelerin etekleri zeytin ağaçlarıyla dolu. Gencin adı Bihan. Bihan otuz yaşında. O da madende çalışıyor. Dokuz kardeşin altısı madende işçiymiş. Baba İsmail madenden emekli olmuş ama akciğerleri çoktan bitmiş. Sapsarı yüzlü bir adam. Zor nefes alıyor. Anne Menekşe Hanım tülbendinin üstüne kara bir yazma çatmış.
“Üç çocuk deyip duruyordu Başbakan. Üç değil, tam dokuz çocuk verdim ben devlete. Bu zamana kadar hiç birine bir fiske dahi vurmadım. Sevgiyle has yoğurdum ben onları. Yüreklerine korku, dillerine yalan aşılamadım hiç. Gücümüz ne el verdiyse okuttuk. Hep koruduk. Devlet benim bir oğlumu koruyamadı. Devlet hep bize hesap sordu. Okul, askerlik, vergi. Şimdi ben soruyorum; oğluma ne yaptınız? Daha oğluna, karısına doymamıştı. Tütün tarlalarında balya dizdim, ak sütümle besledim.” Menekşe artık kendini sıkmadan, katılırcasına ağlıyordu. Ağlarken bile gözlerinin içi sevgiyle dolu has bir anne vardı karşımızda. Torunu İsmail’e öyle bir bakıyordu ki, ölen oğlu karşısında gibiydi.
Annesinin hıçkırıkları Bihan’ı kahrediyor. Söze giriyor.
“Bizim buralar gördüğünüz gibi abla. Ekme yok, biçme yok. Zamanında pamuk, tütün ekilirmiş. Devlete ait maden ocaklarının yanına özel ocaklar açılınca bizler, çevre köylerin gençleri umut kapısı diye girdik. Ben ilkokul mezunuyum ama ne elimden kitap düşer, ne de memleket sorunlarına duyarsız kalırım. Otuz yaşına geldim. İki çocuk babasıyım. Babamın hastalığı, kardeşimin ölümü beni iş yapamaz durumuna getirdi. Olay olduğu zaman ben başka madende çalışıyordum. Hepimizi oraya yönlendirdiler. Kurtarma ekiplerine yardıma gittik. Üzerine bastığım cesetlerin sayısını unuttum. Hele daha sonra, ikinci gün madene girdiğimde durum daha da korkunçtu. Kolları, bacakları şişerek kopmuş, yanmış arkadaşlarım tanınmayacak durumdaydılar. O gün, bu gün gördüğüm kâbuslar, halüsinasyonlardan doktor “iş yapamaz” raporu verdi. Kardeşim son zamanlarda çıkardıkları kömürün sıcaklığından söz ediyordu. Madendeki ısı artışının nedeninin sıcak kömüre bağlıyordu. Bir H panosu vardır. Bu H panosunda metan gazı yükseldiğinde baş dönmesi, mide bulantısı gibi belirtiler olur. Fazla solunduğunda ölümlere neden olur. Çizelge oldukça yükselmiş. Daha önce bu ısıyı ayarlamak için iki veya üç defa çalışmalara ara verilmişti. Tekrar başladıklarında çavuşlar gaz uyarıcıları devre dışı bıraktırmış. Kardeşim başka bir iş arayışındaydı. Babamın ciğerleri de onu korkutmuştu. Olmadı. Kardeşimin ölümü çılgın, insanlık dışı düzeninin fırtınasında evimizin çatısını uçurdu. Açık çatıdan gökyüzü görünür değil mi abla? Biz oradan da kara toprağı görüyoruz.
Sendika temsilcileri bir gün bile aşağıya, yani madene inip de çalışma şartlarımızı yerinde incelemezler. Bu zahmete katlanmazlar. Türkiye’de sendikacılık ilerleyeceği yerde geriliyor. İktidara göre yasalar çıkarılıyor. Bazen arkadaşlara “Birlik olalım, yasalarda eksiklik ve terslikler var!” Dediğimde bana hep “Haklısın.” Diyorlar. İş sendika temsilcileriyle konuşmaya geldiğinde yanımda, arkamda hiç kimse kalmıyor. Hani Nasreddin Hoca’nın Timurlenk ve fil hikâyesi gibi. Birliğimiz yok ki, dirliğimiz olsun. Maden-İş üyesiyim. Ne dert anlatılır, ne onlar dinler. Abla bunların hepsi patrondan yana. Seçim yapacakları zaman bile seçim sandıklarının yanında mutlaka iş yerinin yöneticileri nöbet tutar. Seçimler öyle tatil günleri falan yapılmaz. Seçimler iş gününde mesai başlarken veya biterken yapılır. Yoksa iş gücü kaybından patron zarar eder.
Benim aldığım maaş böyle köy yerlerinde insanı krallar gibi yaşatır. Ay sonu geldiğinde yaptığım, biriktirdiğim borcun hesabını bilmiyorum. Ben sizlerden fazla temizlik için bütçe ayırmalıyım. Siz başınızı bir kere sabunlarken, ben sizden beş defa, altı defa daha fazla sabun tüketirim. Bunun suyu ve çamaşırı da var. Önümden dere akmıyor ki, çimip, yunayım. İsli, yağlı, kömür kokulu bir bedenimiz var bizim. Abla ben ağır işçiyim. Hem kafada, hem bedende. Günyüzü görmeden dokuz saat kazma-kürek sallamak öyle kolay değil. Bakma sen onların altı, yedi saat çalışıyorlar dediklerine. Ekmeğimizi, katığımızı evden getiririz. Genciz. Hep acıkır, çok yeriz. Ne işveren, ne sendikacılar halimizden anlamaz.
Bak abla! Bu hükümet geldiğinden beri sendikacılığa sekte vuruldu. Çok değil, birkaç yıl önce maden işçileri Ankara’da çadırlar kurup, eylem yapmışlardı. Değişen ne? Bize kırk satırla cevap verdiler abla.
Tamam! Yine iş yapalım, yine burada çalışalım. Çalışalım ama bizler de insanız abla. İnsan gibi yaşamayı hak etmiyor muyuz? Şartlarımız sağlansa, her iki taraf ta kazansa daha iyi olmaz mı abla? Geleceğimizin güvencesi olsunlar be abla! Bak! Ocaklara gidenler azaldı. Herkes korkuyor. Gençler korkmasa bile anaları, babaları izin vermiyor. Çocuklarını yeni cinayetlere kurban vermek istemiyorlar.
Abla! Onlar var ya, onlar? O patronların cepleri doldu. Bizim neyimiz oldu. Kapkara akan gözyaşlarımız. Evlerimiz kül oldu abla. Sevdiklerimizin kemikleri kömürleşecek abla. Sonra o kara topraktan tekrar boy verecekler. Yeşerecekler. Abla sen kitap okur musun? Germinal’i okudun mu? İşte o bizim hayatımızın gerçeği ablam.
Abla bak! Buraya yazıyorum. Çok geçmez tutukladıklarının hepsini salacaklar. Ölenler suçlu bulunacak. Faturası müdüre çıkacak.”
“Yok canım! Salarlar mı?”
“Gör bak abla! Okumuşsun, şehirlisin ama abla çok safsın. Ne oldu Madımak? Ne oldu ülkenin borçlarını sıfırlayan Reza? Ne oldu çocuk tacizcileri? Uludere? Kutular içindeki dolarlar? Para dolu odayla, para sayma makinaları? Öyle fazla okumadık ama hayat üniversitesinden diplomamız parayla, rüşvetle alınmadı. Mezuniyetimiz sağlamdır. Anamızdan, babamızdan sevgi aldık biz. Kıblemiz insan, sevgimiz Allah!
Bugün iktidarlar yalnızca kendilerine düşen görevi yapsa, taşeronluktan sosyal devlete dönüşse fena mı olur? Anlıyorum. Bütün partiler çıkarları için iktidara talip olurlar. Aslında hepsinin halka en iyi hizmet yarışında olması gerekmez mi? Özlenen, beklenen bu değil midir? Başbakan çıkmış, bağırıyor. “Bütün madencilerin fıtratında ölüm var.” Diye. Ben de diyorum ki; bu iktidarda sevgisizlik, hırs, kin, nefret var!”
Bihan birden susuyor. Güneşin batmakta olduğu tepelere dalgın bakıyor. Bu evde dertleri yüklenmemiş kimse kalmamış. Bana bakıyor.
“Abla en çok Yeğenim İsmail beni üzüyor. Dört yaşında babasının maden ocağında çalıştığını sanıyor. Onun için maden toprağın altıdır. Yedisinde mezarı ziyaret ettiğimizde babasının orada yattığını söyledik. Söylemez olaydık. “Babamı bekleyelim eve öyle gidelim” diye tutturdu. Nasıl anlatırız abla? İsyanım çok büyük abla. Sabrediyoruz.”
Vedalaşıyoruz. Ertesi günü Kınık’taki hatim duasına çağırıyoruz. Geliyor. Belki Türkiye’nin en aydın, en bilinçli hocaları dua okuyup, gelen cemaati uyarıyor.
“Ölüm yalnızca madencilere verilmemiştir. Herkes ölecek. Bu bir kaza değil; seri şekilde işlenmiş cinayetlerdir. Sizler dünyanın en zor mesleklerinden birini icra ediyorsunuz. İnsanlığa hizmetiniz çok büyüktür. Hakkınızı aramak çocuklarınıza karşı olan sorumluluklarınızdan biridir!” İç sesim yine uyanıyor. “Bunları devletin başı duysa hemen tutuklar.” Camii dolmuş, taşmıştı. Halk bu konuşmalarla sanki daha bir sakinleşmişti. Camii avlusunda sıraya girmişler; hocaların ellerini sıkıp, teşekkür ediyorlardı. Galiba ihtiyacımız olan psikolojik desteklerden biri de dini maneviyatı yükseltecek doğru ve yerinde konuşmalardı. Yoksa “Ağlamayın! Ölenleriniz Cennete gidemez!” Değildi.
Bizler daha buralardayız. Köyleri dolaşmaya devam ediyoruz. Uykularımız yaşadıklarımızın, gördüklerimizin, dinlediklerimizin üzüntüleriyle katlediliyor. Aklımız Selma’da, aklımız Aslı ve diğerlerinde. Aklımız kemiğine kadar sıyrılmış durumda. Yemek mi? Boğazımızda düğümler katılaştı, çözülmüyor. Geride yılgın insanlar bırakarak, tekrar gelmek üzere buralardan ayrılıyoruz. Evet! Ülkemiz yılgınlar ülkesi oldu.
“Madencinin fıtratında ölüm vardır.” Diyen Başbakan’a soruyorum;
“Sizin mayanızda ne var?”

12 Mar

UTANCINIZ BOYNUNUZDA ASILI KALSIN

UTANCINIZ BOYNUNUZDA ASILI KALSIN!

Eğer utanmanız varsa…
Hırsızlığınız nasıl tescilliyse, katilliğiniz de öyle!
Senin bana “O çocuğun orada olmaması” gerektiğini söyleme hakkın yok! Olamaz!
Ben sana sorarım;
Mısır’da ölen Esma’nın orada ne işi vardı?
Ben sana sorarım;
On üç yaşındaki kız çocuklarının dedeleri yaşındaki adamlarla gerdekte ne işi var?
Ben sana sorarım;
Samsun’da küçük Kübra açlıktan ölürken siz ayakkabı kutularına paraları mı istifliyordunuz?
Ben size sorarım;
Ceylan’ı, Onur’u, Ali İsmail’i, Ethem’i, Mehmet’i, Ahmet Atakan’ı, Serdar’ı, Abdullah’ı ve diğerlerine nasıl kıydınız?
Ben sana sorarım;
Ayaz Bebek donarken neredeydiniz?
Ben sana sorarım; Sibel yanarken neredeydiniz?
Ben sana sorarım;
Onlarca insanı uydurduğunuz paralel yapılanmayla suçsuz yere hapislere gönderenlere neden engel olmadınız?
Ben size sorarım;
Halkı ne zaman böleceksiniz, ne kadar daha böleceksiniz?
Ben sana sorarım;
“Biz kefenimizi giydik.” Diyorsunuz. Yıllardır aynı terane. O kefen artık pislikten kokuşmadı mı?
Ben size sorarım;
Sizlerin beyni, vicdanı, yüreği, dini var mı?
Ben size sorarım;
O ağaçları hangi çıkar adına kestiniz? Siz günah, hadis nedir bilir misiniz?
Ben size sorarım;
Hayırsız veya besleyemediğimiz, sevgi veremediğimiz üç çocuk mu, yoksa hiç çocuk mu? Sizin çocuklarınız var da ne oldular?
Biz size soruyoruz;
Berkin’i neden vurdunuz?
Çok korkuyorsunuz değil mi? “Biz Allah’tan başka kimseden korkmayız.” Diyorsunuz ya? Allah’tan korkulmaz! Allah sevilir. Allah insanoğluna verilen en büyük aşktır. Zaten Allah’ını seven en iyi, en dürüst insandır.
Saklamayın artık! Çok korkuyorsunuz. Yüzlerce korumayla dolaşıp, hala ahkâm kesiyorsunuz. Gazete okumayan, televizyon izlemeyen yüzde elliyle kendinizi korumaya aldığınızı sanıyorsunuz.
Siz ibadet ettiğinizi mi düşünüyorsunuz? Allah’ın yarattığına vur emri vermekle ibadetleriniz yalnızca kan kokuyor.
Düşmanlarınız bile sizden onurlu.
Yunanlı bir genç vardı. Adı Alex. Polis kurşunuyla ölmüştü. Anımsadınız mı? Polis ömür boyu hapse mahkûm edildi, içişleri bakanı onurluca istifa etti. Onurluydu çünkü.
Onların genci genç de, bizimkiler değil mi?
Koltuğunuz bizim çocuklarımızdan, gençlerimizden daha değerli değil. Bizim çocuklarımız en az sizin çocuklarınız kadar değerli!
Siz bizim gözümüzde artık Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil edemeyecek kadar ufaksınız. Oturduğunuz koltuğun kutsallığı, yüceliği adına onurlu bir şekilde istifa ediniz. Halkı daha fazla kine-nefrete-kana bulaştırmayınız.
Biz artık sizin icraatlarınıza değil; cinayetlerinize bakar olduk. O çocukların kanları alnınızda kızıl bir damgaya dönüşüyor.
Sahi! Siz Berkin’den ne istediniz. Ülkeye on altı kiloluk bir çocuk sığmadı mı? Nefretiniz, kininiz kime?
Siz bu ülkede cumhuriyetin varlığıyla yaşıyor, o koltukta oturuyorsunuz.
Siz ne bir Atatürk, ne bir İnönü’sünüz. Olamazsınız da.
“Cihan” bile size ancak altı saniye dayandı.
Haydi!
Gidin artık!
Bugün ülkemizin tüm ocaklarından bir cenaze kalkıyor. O utanç boynunuzda asılı kalacak!
Siz nasıl olsa unutulacaksınız. Berkin ve diğerlerinin veballeri üzerinizde olacak!
Tülin Dursun 11.03.2014

02 Haz

DİRİLİŞ

Bugün 1 Haziran 2013
Bir ağacı bahane ederek sokaklara döküldüğümüzün beşinci günündeyiz.
Bugün- yarın bölüneceğiz korkusuyla yaşarken bir gece ansızın Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Alevi, Sünni, sağcı, solcu, Fenerli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı farklı yollardan Taksim’de birbirimize sarıldık. Onca yıldır hasretliğimizi birkaç saate sığdırarak özgür olmanın tadına vardık.
Artık ok yaydan fırlamıştır. Ok geri dönmeyecektir. Galiba bunun adı “DİRENİŞ” değil; “DİRİLİŞ”tir.
Yıllardır ezilmişliğin edebiyatını yapmaya çalışanların bizleri ezmelerine başkaldırışımızdır.
Dinimize, ibadetimize, eğitimimize, sosyal yaşantımıza, doğuracağımız çocuklarımıza, sanatımıza, yazdıklarımıza, çizdiklerimize, müziğimize baskı yapan, şerh koyan bir erke varlığımızı
gösterme çabasındayız.
İşsizliğin, açlığın sınırına gelmiş yurttaşlarımızın onurlarıyla yaşamasına destek verme çabasındayız.
Dünyanın sayılı adalet saraylarından birine sahibiz ama hukukun çiğnendiği sisteme karşı dik durma çabasındayız.
“Demokrasi getireceğiz.” Diyerek var olanı da yok eden bir zihniyete karşı duruşumuzdur bu.
Türkiye’yi açık hava hapishanesine çevirenlere karşı duruşumuzdur bu.
Ormanlarımızın, milli servetimizin yok edilişine isyandır duruşumuz.
Çocuklarımız için, torunlarımız için, gençlerimiz için kurduğumuz hayallerimizin yok edilmesine karşılıktır duruşumuz.
Dört, beş yıldır kanıtlanamayan suçlardan ömürleri hapishanelerde geçen arkadaşlarımız, vatandaşlarımız için uykulardan uyanışımızdır bu diriliş.
Biliyoruz! Henüz yolun başındayız ama artık uyanığız.
Tülin Dursun

29 Tem

DENİZ GEZMİŞ ve KIRMIZI AYAKKABILARIM

“Akşam yola çıkıyoruz.” Dedi babam.

Benim yakışıklı babam. Annem bizi bırakıp da Almanya’ya gittiğinden beri babam bizim “ALLAH”ımız. Herşeye o karar verir. Yemeklerin en lezzetlisini annemden daha iyi o yapar. O öğretmenimden daha çok şey bilir. Sokakta oyun oynamamıza söz etmez. Kavga edersek canı sıkılır. Dayak yer de gelirsek çok kızar. Benim babam eve kedi-köpek getirmemize kızmaz. Bizden daha çok sahiplenir onları.
 
     “Akşam yola çıkıyoruz.”Dedi babam.
     “Nereye gidiyoruz baba?”
     “İstanbul’a. Yengemin yanına.” Daha önce hiç İstanbul’a gitmemiştim. Çok büyük olmalı. Denizi bizim İzmir’den büyük müdür acaba? İstanbul’da kimler oturur? Okulları, fabrikaları, hastahaneleri, bakkalları çok mu İstanbul’un? İnsanlar nasıl giyinir? Bütün kız çocukların kırmızı fiyonk tokalı ayakkabısı var mıdır? Onların anneleri de Almanya’ya gitmiş midir? Onlar gevrek nedir bilirler mi, yemiş severler mi?
     Babam kardeşim Ufuk ‘la beni Kemeraltı’na götürdü.Kardeşime lacivert- beyaz bahriyeli elbisesiyle siyah sandalet aldı. Bana kırmızı puanlı elbiseyle kırmızı fiyonk tokalı ayakkabı. Elbisemin jüponu dantelliydi hem. Çok güzel. Benim babam çok zengin olmalı.
     Manav Kazım Amca bizi otobüslerin her yöne gittiği büyük bir yere götürüyor. Her otobüs önünde çığırtkanlar var.
     “Bandırma’ya hemen kalkıyor.”
     “Denizli, Denizli.”
Mavi – beyaz bir otobüsün üstünde İstanbul yazısı var. Babam iki kişilik bilet alıyor. İki kişilik yere üç kişi oturuyoruz anlayacağınız. Ufuk dört yaşında daha. Uzun kirpikleri ıslak, ağlamaklı gözlü. Babam evde hazırladığı kuru köfte, haşlanmış yumurta ve ekmeği başımızın üstündeki bölmeye koyuyor. Anımsadığım ilk uzun yolculuğum. Daha önce babamın Şark Hizmeti nedeniyle Sarıkamış’a gidip, gelmişliğim varmış.
     “Yolumuz uzun, uyuyun!” diyor babamız. “Sabah İstanbul’da oluruz.
     Gözümü kapatıyorum. Uyuyamıyorum. Babam dahil bütün amcalar, abiler sigara içiyor. Otobüsün camları açık. Ben nefes alamıyorum. Kardeşimin başı öne düşecek gibi eğilmiş. Ağzının etrafına çikolata bulaşmış. Göz yaşları kirli yanaklarından aşağı ince bir yol yapmış.
     Ne kadar gittiğimizi, aradan ne kadar zaman geçtiğini kestiremiyorum. Sanki bir dağa tırmanıyormuş gibi yokuş yukarı giderken otobüs sarsılıyor.  Muavin abi lastiğimizin patladığını söylüyor. Babam kardeşimi koltuğa uzatıp, aşağı iniyor. Otobüsün radyosu devamlı “Deniz Gezmiş ve Arkadaşları”ndan söz ediyor. Yolcular onlar için dua ediyor.
     Babam bir sigara “tüttürüp” tekrar yanıma geldiğinde soruyorum;
     “Deniz Gezmiş kim baba?”
     “Kimden duydun kızım?”
     “Radyo diyor ki “Deniz Gezmiş ve Arkadaşları hala bulunamamış. Buradaki amcalar da onlara dua ediyor. Ne yapmışlar baba? Yoksa hırsız mı olmuşlar?”
Babam tam bana anlatmaya çalışırken jandarmalar otobüsün etrafını çeviriyorlar. Birileri ön kapıdan, bir kaç jandarma da arka kapıdan biniyor. Herkesin yerlerine oturulması emrediliyor. Önden ve arkadan aynı anda başlayarak nüfus kağıtlarımızı çıkarmamızı istiyorlar. Sıra babama geldiğinde jandarma abi hazır ola geçip, babama selâm veriyor. Herkes babama bakıyor. İşleri bitince yola devam etmemizi söylüyorlar. Şoför babama “komutanım” diyor devamlı. Babam gülüyor.  Arada sırada muavin çocukların suya ihtiyaçları olup, olmadığını soruyor.
     Gece karanlık. Yolları göremiyorum artık. Uyku galip geliyor. Gözlerim kapanmakta. Başımı cama dayıyorum kolumu yastık yaparak.
     Uyandırdı babam yavaşça. Ufuk kucağında.
     “Aşağı iniyoruz kızım. Yanımdan ayrılma!” Etrafıma şaşkın bakıyorum. Herkes inmekte. Yerimden kalkamıyorum. Sol ayağım ön kanepenin altına sıkışmış. Babam kardeşimle inerken ben ayağımı bir şekilde kurtarmaya çalışıyorum. Çok zaman geçmiş olmalı. Babam;
     “Haydi Şafak!” Diye sesleniyor.
     Yine jandarma kontrolü.  Çoluk-çocuk hepimizi otobüsten indirdiler. Sıkı bir arama. Birkaç jandarma el fenerleriyle amcaların yüzüne dikkatlice bakıyor.  Bu karanlık, ıssız yerde iki saatten fazla oyalanıyoruz. Babam İzmir- İstanbul arası on iki saat demişti.
     Tekrar otobüse bindiğimizde gün ışımıştı. Ağaçların, bitkilerin üzeri ıslaktı. Sabah rüzgarı esiyordu. Üşümüştüm. Herkesin uykusu kaçmış, şoför en yakın yerde “çay molası” vermişti. Kardeşim de, ben de tuvalete gitmek istediğimizi söyledik. Otobüsten indiğimizde gözlerim yeni alınan kırmızı fiyonk tokalı ayakkabılarıma takıldı. Sol ayakkabımın tokası yoktu. Koşarak oturduğumuz koltuğun altlarına baktım.
     Yoktu işte!
     Ağlayarak babama ayakkabımı gösterdim. Babam bana;
     “Üzülme kızım, ben yenisini alırım.” Demedi. Onca insanın arasında yanağıma bir tokat attı.
     “Sen nasıl kaybedersin? Neden ayakkabına sahip çıkmadın?” diyerek azarladı. Utandım. Korktum.
     Babam!
     Benim ulu babam!
     Benim iyi babam!
     Benim zengin babam!
Neden bana kızdın? Hani sen yüreği zengin adamdın? Vurduğun tokadın acısı mı, yoksa herkesin içinde azarlanmam mı içimi burktu?
     Bilmiyorum, anlamıyorum.
     Yıllar su gibi akıp, gitti. Babamın bizi kedi yavrusunu ensesinden her yere taşıdığı gibi sahiplenmesi, aramızdaki bağın zincirlerle bağlanması gibi bir şeydi. Ondan öğrendiklerimiz, onunla yaşadıklarımız en güzel deneyimlerimizdi. Sevgiyi katıksız öğrendik biz. Keşke o gün onun emekli maaşının yarısını bizler için harcadığının farkında, bilincinde olacak yaşta olsaydık…
 
     Deniz Gezmiş deyince bugün;
Jandarma, yirmi dört saate varan İzmir-İstanbul yolculuğu, kırmızı fiyonk tokalı ayakkabılarım, sahiplenme ve acısı hiç dinmeyen-unutulmaz “baba tokadı” gelir aklıma.
     Deniz gezmiş yakalandığı gün ise;minicik yüreğimden o an ona duyduğum kızgınlığın yerini ağlama nöbetlerim aldı ve kahrolası kırmızı fiyonk tokalı ayakkabılarım aklıma geldi.
     “Keşke jandarma abilere kırmızı tokalı ayakkabılarımı verseydim de onu yakalamasalardı.”
     Olur muydu ki?
 
 
Can kardeşim, kanım Şafak İşleker’e paylaştığımız güzellikler için…
 
tülin dursun 19.07.2010 foça/bağarası

© 2017 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)