02 Kas

2018 İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı

10 – 18 Kasım 2018 Kitap Fuarı BEYLİKDÜZÜ’nde…

10 Kasım 2018 Cumartesi

Interexpo Salonu

18.30-19.30

Panel: “Köy Enstitüleri ve Edebiyat”

Yöneten: Tarık Günersel

Konuşmacılar: Alper Akçam, Adnan Binyazar, Tülin Dursun, Osman Şahin

Düzenleyen: PEN

14 Kasım 2018 Çarşamba

Büyükada Salonu

17.15-18.15

85 YIL: VARLIK

Yöneten: Halil İbrahim Özcan

Konuşmacılar: Filiz Nayır Deniztekin, Metin Turan, Mehmet Erte

Düzenleyen: PEN

 

10 Kasım Günü P.E.N Standı’nda olacağım.

Standımız 4. Salon 4125 No:

Diğer günler İleri Yayınları Standı’ndayım.

01 Kas

GÜZEL MARMARA ŞARABI

 

                    Merhaba Meleğim,
          Görüyorsun ya sana yazmadığım gün yok. Sen gelene kadar daha önceki yaşadıklarımı sana anlatmak, seninle paylaşmak istiyorum.
          Gel seninle zaman makinesinden geçip, geriye gidelim.

          Gel, korkma! Ben yanındayım. Tut elimi, haydi Bebek çok sıkı tut! Şimdi gözlerini kapa! Ben aç diyene kadar da sakın açma!
          Yine lise yıllarındayım. Öyle yaramaz değilim. Biraz fırlamalığım var. Zaten yaramazlık yaptığımda ilgisini çekeceğim kimsem yok. Yalnızca zamanı biraz daha ileriye taşıma telaşındayım.
          Yatılı okul arkadaşlıkları bir başkadır. Birbirinize o kadar bağlanırsınız ki, birden kocaman bir ailen olur. Yediğiniz, içtiğiniz, sevinciniz, gözyaşınız, kahkahanız aynı anda, aynı mesafededir. Arkadaşlarınız ananızdan, babanızdan ve hatta kardeşinizden daha yakındır. Herkesin annesi, babası hepimizindir. Yatılı okulda okumak ayrıcalıktır. Paylaşmaktır.
          Aşklar hep beraber yaşanır. Sevinçleriniz, gözyaşlarınız hep o yatakhanenin içindedir. Dışardan ne gören olur sizi, ne de duyan vardır. Kimse birbirine “ aramızda sır kalsın” demez. Bu sessiz yapılan bir anlaşmadır. Sınıfın en küçüğü olmamın bana neler kazandırdığını daha sonra anlayacaktım.
          Birbirimizin ailelerini çok iyi tanırdık. Hafta sonları evde yapılan yemekleri, börekleri paylaşırdık. Bazı hafta sonları yatılı ev ziyaretlerine giderdik. Ben genelde hep ceza alan bir öğrenciydim. Ceza yaptırımı ise ya hafta sonu iznim kalkar veya da okulun bize aydan aya verdiği cep harçlığından kesilirdi. En çok da hafta sonu çıkış yasağım olurdu. Suçum sigara içmekti.
          Annem öldüğünde ağabeyim alıştırmıştı. O kadar çok cep harçlığım kesilir di ki, sigarasız kalırdım. Sınıfımız on üç kişiydi. Sigara olarak “Bafra “ içerdim. Yüz otuz kuruştu. Sigarasız kaldığımda sınıfı haraca keser, herkesten onar kuruş toplayıp bir paket sigara almak için okuldan gizlice kaçardım. Her seferinde yakalanırdım.
          Benim iznim yalnızca Serap ve Esen arkadaşlarıma olurdu Serap Bakırköy’de, Esen ise Alpullu’da yaşardı.
          Şimdi sana Seraplar ’da kaldığım bir hafta sonunu anlatacağım.
          On altı yaşındaydım. Son sınıftaydım. Çok büyümüştüm.
          Aslında hala büyümediğimi bu günlere gelince anlıyorum. İçimde bir kız çocuğu ve hep hınzırlık yapıyor. Bayrak töreni biter bitmez Serap’la beraber eşyalarımızı topladık, Taksim otobüsüne bindik. Oradan da Bakırköy otobüsü ile yolumuza devam edecektik. Karnımız acıkmıştı. Konuşarak eve vardık.

          Sahi söylemeyi unuttum. Bizim zamanımızda cumartesi günleri de okul vardı ve yarım gündü.
          Şükriye Teyze mis gibi kuru fasulye ve tereyağlı pilav yapıyordu. Fasulye turşusuz olur muydu? Aslında mevsim daha sonbahara dönmemişti ama biz Şükriye Teyzenin kuru fasulyesini özlemiştik. Masa hazırdı. Şükriye Teyze yandaki yazlık sinemaya gidecekti. İki film birdendi. Yemeğimiz bitince biz de gidecektik. İkinci film başlarken orada olmalıydık.
          Şükriye Teyze sinemaya gitti. Serap ve erkek kardeşi Savaş sofraya oturduk. Savaş’ın aklına şarap almak geldi. Üçümüz paralarımızı ortaya koyarak iki şişe “ Güzel Marmara” şarabı aldık. Ben içki içmeyi bilmediğim için onlara bakarak başladım. Yemekten önce başlamışlardı. İlk kez tadıyordum. Kekremsi bir tat sanki yakıcı bir alev gibi beni sarmıştı. Üçümüz iki şişe şarabı bilinçsizce içip, bitirdiğimizde tabaktaki yemeklerimiz henüz bitmemişti. Kahkahalarımız sokaklara taşıyordu. Sonra birden mide bulantısı, kusma isteği ile tuvalete zor yetiştim. Serap ve Savaş’ın da benden kalır yanları yoktu. Tuvaleti sırayla ziyaret etmeye başlamıştık. Kusarken midemin dışarıya çıkacağını hissediyordum. Masa ortada, biz kendimizi yataklara atıverdik. Yalnız şarap şişelerini o kafayla nasıl ortadan kaldırdık, hatırlamıyorum.
          Birinci filmin sonunda on dakikalık aradan yararlanan Şükriye Teyze bizi merak ettiği için eve geldi. Bizi yataklarımızda, kendimizden geçmiş bir halde görünce bizim yaptığı yemekten zehirlendiğimizi sanarak Dr. Hüsamettin Amca’yı çağırdı. Şimdi yanmıştık işte! Ya Doktor şarap içtiğimizi anlarsa ne olurdu? Ya Şükriye Teyze’ye söylerse ne olacak?
          Doktor odaya girer girmez zorla doğrularak;
          “Hüsamettin Bey, do you speak English?”
          “Yes, I can.”
          “Very good Doctor! We drank wine. Please don’t say mumm anymore.”
          “Ok.”
          Doktor Hüsamettin Amca Şükriye Teyze’ye;
          “Merak edilecek bir şey yok Şükriye Hanım. Ben gerekeni yaptım Şimdiki gençler böyle işte, kendilerine dikkat etmezler. Yemekten önce aç karınlarına turşu yemişler. Korkmayın efendim. Rica ederim endişelenmeyin.” Doktor gitmişti.
          Biraz kendimize gelir gibi oluyor, tam ayağa kalkarken baş dönmesiyle kendimizi yatağa atıyorduk.
          Tam olarak ayıldığımızda Pazar günü öğle üzeriydi. İki saat sonra okula gitmek için yola çıkacaktık.
          Vücudumuz kusmaktan susuz kaldığı için, üç gün boyunca ağzımızı adeta çeşmeye dayamıştık.
          Bir daha mı? Tövbeler tövbesi!
          İçkiyi evde kendi başımıza denemiştik. Ya dışarıda yabancıların yanında deneseydik? Kim bilir oradan alacağımız ders, bizi belki de dönülmez yollara götürecekti.

                                                                                                                    Gel artık Bebek!

(Gündökümü Mektupları)

31 Eki

DELİCE’den MEKTUP VAR

                Merhaba;
           Mektup yazmaya davet etmişsin beni.
           Ben diğer insanlara inat, mektup yazmayı hiç unutmadım Dostum…
           Kurşun kalemin, silginin, kâğıdın, mürekkebin ilerleyen teknolojiye yenik düşmesinde benim bir suçum yok! Ucu yanık mektuplarla yaşanan aşk öykülerinin yerine cep telefonlarında veya sanal dünyada tıklanma rekorlarını kırmak için çirkinleştirilen, romantizmden kısmetini almamış duygularda benim suçum olabilir mi?
           Sevgiliye mektup yazılmıyor dedim ya artık; sevginin yerine geçen maddiyat, maneviyatı boğmaya çalışarak toplum katliamına neden olmakta, ortaya sevgisiz, çıkarcı, doyumsuz bireyler türemektedir.
         “Mektup yaz.” diyorsun Dostum!
           Evet!
           Yazmalıyım…
           İçeriği ne olursa olsun, sana mektup yazmalıyım. Ömrümün geri kalan günlerinde bana yoldaşlık edecek hayallerimi yazmalıyım sana.
           İçim kapkara!
          Yazamıyorum işte…

          Yok, öyle gücenmek, Koca Yüreklim yok!
          İçimde öfkelerden, acımalardan yarım kalmış coşkulardan derlenmiş bir mektup olmalı diyorum; yazamıyorum…
         Ham maddesi insana olan duygularımın nasıl çöktüğünü, enkaza dönüştüğünü anlatan bir mektup olacak gibi.
         Gaia Ana’nın “İnsan Mühendisliği’ni yaratırken sevgiyi siyasetçilerimizin elbirliği ile yok ettiği, aynı toprağın, aynı güneşin beslediği bizlere ayırımcılık yaptığı, kendi bayrağımız altında ötekileştirildiğimiz gerçeğini unutmak mümkün mü Dostum?
         Azınlığın çoğunluğa kafa tuttuğu, dış güçlerin çıkarlarına ortak olduğu, çocuklarımızın hayallerine kurşunlar sıkıldığı, gençlerin yok sayıldığı, ellerinden sevgisini çaldığımız yaşlılarımızın hor görüldüğü bir ülkede yaşamak giderek zorlaşıyor Dostum!
         Devletimin bana vermesi gerektiğini, benden zorla alıp vergi adı altında kendi zürriyetine, yandaşına gelecek hazırlamasını mı yazmalıyım yoksa?
         İnsanca yaşamamın kaynağı olan suyu ve elektriği her gün artan zamlarla bana bedava vereceği yerde, beni sağlıksız yaşamaya zorlamasını mı yazsam acaba?
        Yoksa sana eğitim sistemimizin ezberciliğinden mi söz etmeliyim? Nasıl bir ezberciliktir ki bu, kendi coğrafyasını bilmeyen ama yaşamadan ezberleyen çocuklarımızın hallerinden mi anlatmalıyım? Hani çocuklarımızı yarış atı gibi okullardan dershanelere, dershanelerden sınavlara koşuşturan sistemimiz var ya, ondan demek istiyorum…
        Çocuklarını sorun olarak gören, asıl sorunun kendilerinin olduğunun farkına varamayan ana-babalardan mı anlatmalıyım sana?
         Elbette sana yazacaklarım bitmiyor Dostum! Bitmeyecek de…
        Sanki sana mektup yazmıyorum.
      Ağlama Duvarı gibisin Dostum!
      Kara bir tablo yaptım; başucuna as diye…
      Oysa ne güzel dileklerim vardı sana doğum gününde söyleyecek-yazacak.
      Sana yazacaktım ki;
      Can Dostum;
      Sağlıkla-sevgiyle- barışla-umutla ve onurla hep yarınlara”
      Her şeye rağmen ülkemin şu karanlığında karamsarlığa düşen yüreğim asla kötümser değil!
     Bir dahaki mektubumda özlemlerimi yazmalıyım sana…

                                                                                                                                                      Seni seven “Delice Dost”

06.06.2010 İstanbul   (Gündökümü Mektupları)

23 Eki

ERDAL ÖZ EDEBİYAT ÖDÜLÜ’nün 11. ADALET AĞAOĞLU’nun

             P.E.N Türkiye Merkezi Yönetim Kurulu Usta Yazar Adalet Ağaoğlu’nun ödül törenindeydi.

           ERDAL ÖZ EDEBİYAT ÖDÜLÜ’nün 11. si ADALET AĞAOĞLU’na sunuldu.

           Ödülün gerekçesinde; “16 Eylül Pazar günü toplanan Erdal Öz Edebiyat Ödülü Seçici Kurulu, çağdaş edebiyatımızın temel taşlarından Adalet Ağaoğlu’nu edebiyatımıza sağladığı tüm katkılardan dolayı bu yılki ödüle layık görmüştür. Adalet Ağaoğlu, arka planlarında Türkiye’nin sosyal, siyasi, kültürel yapılarını işlediği romanlarını, yenilikçi anlatım teknikleriyle kaleme almış, günlükleri, öyküleri, roman ve oyunlarıyla edebiyatımızın doruklarından biri olmuştur.” ifadeleri yer aldı.

         Her yıl bir üyenin ayrılıp bir başkasının katılımıyla yenilenen jüri, altı yıldır jüride bulunan ve bu yılın komitesinin başkanlığını yürüten Handan İnci’yi uğurlayacak. Gelecek sene jüriye katılacak olan yeni isim Metin Celal olacak.

         Biz Uluslararası P.E.N Türkiye Merkezi Yönetim Kurulu olarak kutluyor, sağlıklı bir ömür diliyoruz.

22 Eki

CUMHURİYET

Aşkolsun Cumhuriyet’i kuranlara, yaşatanlara…

Cumhuriyet aşktır.

Aşk, yaşatmaktır.

Yaşamak, iyiye, güzele, çağdaşlığa akmaktır.

Akmak ışık olmak, aydınlatmaktır.

Aydınlık, kadın-erkek birlikte dünyayı

daha mutlu bir geleceğe taşırken,

ülkenle gurur duymaktır.

Biz Türkiye deyince Atatürk’ün Türkiye’si,

Cumhuriyet deyince, Atatürk’ün kurduğu

Cumhuriyet’le mutlu olmaya, gurur duymaya
devam ediyoruz.

Türkiye PEN olarak 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı

aşkla kutluyoruz, Aşkın sonsuzluğuna inanıyoruz.

21 Eki

BANA GELEN MEKTUPLAR (2)

                                       BEN GİDERSEM (A. Taner Kışlalı’yı anarken)

          Martılardan, harflerden, denizden, tümcelerden arındırıyorum bu mektubu. “Herhalde” siz ve “bazı” sız kuracağım dünyamı. Ama balıklar olmasa içim rahat etmez. Yüreğim sorar hesabını.
Balıkları anlatayım biraz da.

          Denizden öte, martıların karnından uzak. Bir balıkçı teknesi ilgilendirmesin bizi; bir balığın soluklarını duymak istemesin kulaklarımız.

          Sadece üç saniye. Zaman balıklar için bir, iki… Üç saniye. Üç saniyede hafızayı yenile!

          Do’dan si ’ye kadar notalarla dolu olmasına rağmen yaşam; balıklar ancak mi’ ye kadar gelebiliyor.                  Sonsuz sayı olmasına rağmen; balıklar ancak üçe kadar sayabiliyor.

          İnsan da böyledir aslında. Hafızanın ihaneti denizden vuruyor.

          “Ben, kendimi daha az önce terk ettim” sözleri yankılanıyor kulaklarımızda. Balıklaşıyoruz. Gazetedeki kayıp ilanları değişiyor. “Benliğimi kaybettim, hükümsüzdür.”

          Başkalaşıyoruz. Tüm bu kargaşa içinde zamana karşı direnen tek yazılar oluyor. Bir şairin kalemiyle buluşuyor, balıklara gülüp geçiyor; arada bir hayret ediyoruz.

          Hiç tanımadığımız yüzler hafızalarımızı tazeliyor.
          Biz balık olmadan, balıklar biz oluyoruz.

          Şaşkınlıkla izliyoruz.

 

(Beni büyüleyen kitap “BEN GİDERSEM” in sözcük sihirbazı Sayın Tülin Dursun’a)

Atıl Eylem Atakav Ahmet Taner Kışlalı için yazdığı kitapta bana yer vermiş Sevgili Pırıl’ın annesi…

21 Eki

BANA GELEN MEKTUPLAR (1)

               Dün gece bir anda kağıda damlayan cümlelerimden sonra size dair, bugün yüreğimi altüst eden sözcüklerinizle beni nasıl ağlattınız bilseniz!

               Sizi anlatamamanın can çekişmesini yaşarken, benim için yazdıklarınız, ışığınızı hak ettiğimi harflerinizle hissettirmeniz içimi titretti. Yüreğim var olduğundan beri hiç böylesi bir mutluluk yaşamamıştı. Mutlulukla acıyı aynı anda hissettim. Yüreğimin etinde parçalandım.             

              Sizi aynalardan bile kıskanırken “Gül Yaprağı” nıza dokundum sanki. Hiç kıyamadığım yapraklarınız dökülecek sandım, aklım çıkacak gibi oldu.

            “Siz Giderseniz” ?

             Yıllar sonra ilk kez içimde acısıyla hissettim öyle bir durumun düşüncesini…Yıllar, yollar geçti.

             Şimdi siz giderseniz, gidenlerimin sevgisi gibi içime işleyen sevginiz giderse; ben nasıl soluk alırım?

             Üzerime yıkılmaz mı bütün gölgeler? Düğümlenmez mi boğazıma haykıramadığım sessizlik, boşluk ve sizden arta kalan acılarım?

 

            İnanın bu iki şeyden başka hiçbir şey kalmıyor geriye. Zaten onlar da hiçbir şeyin varlığını devam ettiriyorlar; sessizlik ve boşluk!

            Sizin kitabınız gerçekten “GÜL YAPRAĞI” nız. Gül yaprakları kadar ince, narin, sevgi kokulu. Güzel yüreğinizdi sizi yalnız bırakan. Her şey çirkindi bu güzelliği anlamayan yürekler için. Bu yüzden yalnızdınız ama yanılmadınız, etrafınızda size benzeyecek kadar güzel bir şey olmadığı halde dağıtırken bütün sevginizi.

             Belli ki kimse duymadı, hissetmedi içinizden geçen fırtınayı. Ben de duymadım ama hissettim, hissediyorum, yaşıyorum işte. Bunu değiştirmek, fırtınayı yok etmek, o güzel yüreğe baharlar getirmek isterdim. Bunun olanaksız olması deli ediyor beni. Belki doğa umar olur size, belki bir güle benzediğiniz için sağaltılır bütün acılar.

           Aldırmayın! Böyle olmasaydı, güzelliğiniz olmasaydı can çekişmezdim bunları anlatmak için.
          Sizi bulmuşken böyle dünyanın en mavi siyah, en sevgiyle bakan gözlerinizi gördükten sonra hiçbir şeyin, hiçbir gücün sizi almasına izin veremem. Nefesim daralır, soluksuz kalırım yoksa.

          “Siz Giderseniz” bırakmam diyorum size! Torunlarınızın size ihtiyacı var, gözlerini açmak için, sizi şimdiden çok sevmek, varlığınızı anlatmaya çalışmak, dünyanıza hoş gelmek için size ihtiyacı var, ihtiyacım var!

            Bütün bencilliğimle size yalvarıyorum! Size gelmeme, size yetişmeme izin verin ne olur?

            Bütün iyiliğini, saflığını kazandığım taraflarını hayatın, düşüncelerimin en taze kaymağını, sabahın ilk saatlerini veya yakamozu, mutlu sonla biten filmlerini, görmek istediğiniz rüyaları, kurmak istediğiniz hayalleri, kaybeden yanlarını gururun, nefretin ve en iyi tarafını kesip; güzellikleri vermek istiyorum size. Bana izin verin!

            Perdenin kapanmasını, alkışların kesilmesini istemiyorum.

 

      Şimdi siz benim de

     “Delice” m  olacaksınız.          (…..)                                                                                                                                                                                                                 

19 Eki

KÖY ENSTİTÜLERİ MARŞI

Sürer, eker, biçeriz güvenip ötesine,
Milletin her kazancı, milletin kesesine,
Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine,
Toprakla savaş için ziraat cephesine.

Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.

İnsanı insan eden, ilkin bu soy, bu toprak,
En yeni aletlerle, en içten çalışarak,
Türk için, yine yakın dünyaya örnek olmak,
Kafa dinç, el nasırlı, gönül rahat, alın ak.

Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.

Kuracağız öz yurtta dirliği, düzenliği,
Yıkıyor engelleri ulus egemenliği,
Görsün köyler bolluğu, rahatlığı, şenliği,
Bizimdir o yenilmek bilmeyen Türk benliği.

Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.

NOT: Dönemin güzel insanlarına selam olsun…

BEHÇET KEMAL ÇAĞLAR

18 Eki

P.E.N Türkiye Merkezi TÜYAP/İST. ETKİNLİĞİ

10 Kasım 2018 Cumartesi

Interexpo Salonu

18.30-19.30

Panel: “Köy Enstitüleri ve Edebiyat”

Yöneten: Tarık Günersel

Konuşmacılar: Alper Akçam, Adnan Binyazar, Tülin Dursun, Osman Şahin

Düzenleyen: PEN

14 Kasım 2018 Çarşamba

Büyükada Salonu

17.15-18.15

85 YIL: VARLIK

Yöneten: Halil İbrahim Özcan

Konuşmacılar: Filiz Nayır Deniztekin, Metin Turan, Mehmet Erte

Düzenleyen: PEN

17 Eki

İLETİŞİM

İlginize çok teşekkürler.

İletişim adresime;

www.pen.org.tr adresinden ulaşabilirsiniz.

16 Eki

İSTANBUL TÜYAP KİTAP FUARI 10-18 10.2018

Merhaba kitapseverler!
10 Kasım Günü ve daha sonraki günler kitap fuarındayım.
Salon ve standımızı en kısa zamanda bildireceğim.

Ayrıca o gün P.E.N Yönetim Kurulu ve üye arkadaşlarımızla konusu: “KÖY ENSTİTÜLERİ ve EDEBİYAT-ANILAR Konulu panelimize bekliyoruz.

15 Eki

Ve sonra biri çıkar gelir/ Tüm gidenleri unutursun. İLHAN BERK

GÜLE GÜLE MEHMET NAZIM, YOLUN AÇIK OLSUN.

PABLO Armando Fernandez’den baban NAZIM’a , PABLO NERUDA’ya ,

ATATÜRK

ve tüm KURTULUŞ DESTANI yazanlara selam olsun.

 

05 Eki

SEVGİLİ OKURLAR

YAZILARIM ÇOK YAKINDA YENİ DÜZENLENMİŞ SİTEMDE OLACAK.

Yeniliklere ayak uydurmak gerekiyor değil mi?

Üniversite hayatımın bilmem kaçıncı fakültesini altüst ederken

gençler ödevlerini bilgisayarda yazarken, ben itina ile el yazısıyla yazmak için

sabahlara kadar çalışırken kıskançlıktan çatlıyordum.

Çok yalvardığım olmuştur birilerine ödevlerimi bilgisayarda yazsın diye.

Şimdi mi?

Ben onlara ödevlerinde yardım ederek para kazanıyorum.

Sitemin görünüşü solgunlaştı. Baharı bitti.

Sonbaharın güzelliğinde yer elması çiçeği gibi açacak yakında…
Teşekkürlerim, saygı ve sevgilerimle….

 

TÜLİN DURSUN…

23 Eyl

KENDİME DERSLER (1)

Ah!
Ah diyorum kendi kendime.
Sırası mıydı engellere takılmanın?
Canlılar temelde altı guruba ayrılır.( bazılarına göre beş)
Biz insanlar hayvanlar aleminin memeliler gurubuna dahiliz. Memeliler.
Ne o? Ufak bir gülücük mü fırlattınız bana doğru? Sizin gülüşünüze kurban olanlar elbette vardır ama hınzır gülüşünüze değil.
Can değerlim, cesur ve koca yüreğinden öpülesi Şair’im Küçük İskender’in en güzel kadın ve erkek tespitlerinden biri;

“Aptal bir erkek için güzel memeli kadınlar çekici olabilir.
Fakat akıllı bir erkek için her zaman zorluklara göğüs geren kadınlar daha çekicidir.”
Bırakın tartışmayı! Durun biraz. Erkekler ve kadınların güzellik anlayışı farklıdır.
Kadın eli, ayağı düzgün, evini geçindiren birini ister. ( Bence bu arzu da kadının aptallığıdır.)
Erkekler için kadının akıllısı, iş hayatında fazla beceriklisi pek makbul değildir. Biraz saf olması, dışının güzel olması, toplumun kültür ve normlarına saygılı olup; muhafazakar olması uygundur.
Elbette bu genelleme değildir.

Ay! Yazmak, kağıda dökmek istediklerim bunlar değildi ki. Başka şeylerdi. Yine kafam dağınık. Ben bir yolculuğa çıkarken hep böyle olurum nedense.
Tarihi daha önceden belirlenmiş bir panele, kongreye gitmeden günler öncesinden bavulumu açık bırakır,götüreceğim eşyaları aklıma geldikçe yerleştiririm. Gideceğim yerin iklimi, o zamanki hava durumu, kültürü neyse giysilerimi hazırlarım. Katılacağım kültür gezilerini de düşünürüm.
Gideceğim yerde kalacağım gün kadar çamaşır koyarım. Çok önemli bu! Hastalık var, uğursuzluk var, değil mi efendim.
Giysi için iki pantolon, beş bluz, yedek bir çift ayakkabı. Kişisel temizlik için eşyalarım ufak bir makyaj çantasındadır hep. Yok! Ben makyaj yapmam. Zaten beceremem. İlk mesleğimin alışkanlığı olsa gerek. Hem makyaja ayıracak zamanım hiç olmaz benim. Ayrıca yüzümdeki çizgilerin derinliğini çok seviyorum. Onlar sayesinde yaşadığım kahırları, tokatları, anıları unutmuyorum. Unutmuyorum ama kinci değilim. O çizgilerin varlığıdır beni insan kılan. Yüreğimdeki sevginin ve vicdanımın sessiz deyişleridir o çizgiler. Onlar benim içimdeki sessiz çığlıklarımdır. Onlar beni hassaslaştırıyor. Ben de çok hassasım işte.
Yok! Vallahi de, billahi de, tillahi de ben demiyorum.
Ülkemin en değerli kadınlarından biri, Şengül Hablemitoğlu;
“Hassas insanlar çok değerlidir. Derinden severler. Yaşamı ciddiye alırlar ve derin düşünürler. Gerçek, güvenilir, sadakat sahibidirler.
Kendi ve başkalarının duygularının hep farkındadırlar. Yaşamın basit yanları bile onlar için çok değerli ve anlamlıdır.” Diyor.
Doğrusu hiç tevazu gösterecek durumda değilim. Ben buyum ve fazla dürüstüm.
İşte şimdi fikir kaçması, fikir bölünmesinden değil ama makyajdan dürüstlüğe atladığım için kendime şizofren tanısı mı koysam acaba? Bu o kadar kolay değil. Bu olmaz! Yaşlandığımda için desem? Ihhh! Bu hiç olmaz. Henüz yaşlanmadım. Hem altmış beş yaş nedir ki? Daha çocukluğunu yaşamamış, gençliğine aldım atarken en ağır travmalarla boğuşmuş biri için, bazen birkaç asırlık çınar ağacı, anne, anneanne olsam da, torunlarım yaptığım her kariyerimin içine etseler de ben daha çok gencim.
Haydi yine iyisiniz. Makyaj yapmayı bilmem ama yapmasını bilip de yakıştırmasını bilenlere bayılırım.
Benim bir de yüksek topuklu ayakkabı giyenlere imrenişim vardır ki, sormayın. Kızlarım evde yokken onların topuklularını giyip, aynada bir boy atışım, gösterişim var ki tam DELİCE… Gülmeyin dedim ya size!
Özentim benim suçum değil, anne ve babamın bana özen göstermesinden kalma. Benim hiç kırmızı fiyonklu ruganlarım olmadı. Ayaklarım düzgün olsun diye hep bot giydirmişlerdi. Ne iyi etmişler.
Nerede kalmıştık?
Bavul hazırlamada değil mi? Bavuldan başka sırt çantam var benim. İçinde uzun uçuşlarda giyeceğim bir çift varis çorabı. Okuyacağım bir kitap, karalama yapacağım defter ve kalem, diş macunum ve fırçam elbette. Unutmadan; yanımda olmazsa olmazım yumuşak, büyük bir şal. Üstümü örtmeliyim. Aman canım siz de! İki metrelik değil. O kadar uzun boylu değilim ama Karamürsel sepeti hiç değilim. Sırt çantamın içinde bir ufak çanta daha var. İçine pasaportumu, paralarımı, gözlüğümü, telefonumu koyduğum uzun saplı, boynuma yanlamasına astığım, her giysime  uyacak bir çanta.
Yanılıyorsunuz. Ben asla mükemmeliyetçi biri değilim. Yalnızca tedbirliyim. O kadar.
Bavulum henüz açık duruyor. Çok az işim kaldı. Berbere gitmeliyim yarın sabah. Şu berber sözünü de hiç sevmem. Barbarlığı anımsatıyor bana. Size de öyle geliyor mu?
Saçlarım on üç yaşında aklanmaya başladı. On yedi yaşımda ilk kınamı yaktım yelelerime. Kıvırcık. Permalı gibi. Boya olayı olmasa hiç berbere gitmeye gerek yok ama, ayak bakımım ellerimden daha önemli benim için. Annemden öyle gördüm ben. Babam ellerime bakmamı isterdi.
Şu saatte gelen telefon neyin habercisi acaba?
Yalnız düşeceğim yollara.
Aylardır yalnız kalamamıştım. Yalnız, uzun bir seyahat. Gündüzleri yüz kırk iki ülke delegesiyle beraber paylaşacağız. Olası beraber akşam yemek ve sohbetlerinden sonra nüfusu bir milyarı aşmaya başlamış bir ülkede yok olup, kaybolacağım.

Oh olsun!
İlk kez bavuluma, çantalarıma, düşüncelerimi dertlerimi koymayacağım. Duygularım yerli yerinde duracak. Düşüncelerim kafamdaki hapisten firar edecek! Herkesin bir hapishanesi vardır. Benim düşüncelerim mahsus mahalde cezasını çekmeye devam ederken duygularım firarda olacak.

Hayat; bana verdiğin her deneyim için sana minnettarım.
Keşke bana tokat atmayı, insanları yaralamayı öğretseydin!

Tülin Dursun. 23. 09. 2018 Boncuk Hanım ile psikodrama dersleri tekrarı…

20 Eyl

BADEM AĞACI

Datça yolu üzerinden giderken Reşadiye Köyü’nden Mesudiye’ye saptığınızda karşınıza çıkardı Meryem Teyze’nin evi. Bahar zamanıysa eğer badem ağaçlarının yanında uyukladığını da görürdünüz. Seksen iki yaşın verdiği çöküklükten eser yoktu ne bakışlarında, ne de yüzünde. Yüzü güneşten yanıkçaydı. Haritalaşmış çizgilerin her birinde ayrı bir öykü gizi vardı sanki.

Ege gezisine çıktığım bir gecede tanıdığım Meryem Teyze, bana yalnızca evini değil; yüreğini de açmıştı. Köy muhtarı yollamıştı beni ona. Bahar geldiğinden pansiyonlarda kalacak yer bulamamıştım. Arabamın lastiği de sakattı. Gündüz baktırabilecektim ancak. Çaresiz hiç tanımadığım bir kadının evinde kalacaktım o gece. Meryem Teyze’yi tanıdıktan sonra ne o evden, ne de Ege’den kopabildim.

Evine girdiğim ilk gece yatak çarşaflarında hissettiğim sabun kokusundan mı, yoksa yorgunluktan mı uyuyamadığımı bir türlü çözemedim. Nisan sonlarıydı. Sabaha karşı üşümüş olmalıyım ki, Meryem Teyze bir örtü daha örtmüştü üzerime. Sabaha karşı bülbüllerin aşk atışmalarına tanıklık ettim. Bülbüller burada daha mı güzel ötüyor ne? Yoksa bana güzel gelen Meryem Teyze’nin sıcacık konukseverliği mi?

Birkaç ay sonra aklım Ege’de ve Meryem Teyze’deydi. Yine yola koyulmuştum bile. Yine bir gece vakti çaldım kapısının demir tokmağını. Unutmamıştı beni. Sarıldı kırk yıllık hasretliği gibi.

İlk gecenin sabahında dişsiz ağzında utangaç bir gülümsemeyle selâmladı beni. Dürüm içinde taze otlar ve acı biber sundu bana. Sararmış eski bir porselen tabak içinde de bir avuç ayıklanmış taze badem.

“Otur Meryem Teyze!”
“Otruvercem ezcik. Badem toplayvercem daha.”

Meryem Teyze otuz iki yaşında yedi çocukla dul kalmış. Babasız büyütmüş çocuklarını. Kocasından kalan badem ağaçlarının geliriyle büyütmüş kızanlarını. Beş oğlu, iki de kızı var. En okumamışı öğretmen Denizli köylerinden birinde. Sıkça gelirlermiş sağ olsunlar. Badem toplama zamanı hepsi bir araya gelirmiş. Az daha kalırsam tanıştıracak bana ailesini. Yıllık izinlerini öğretmen kızı hariç aynı anda burada geçirirlermiş. Oğullarının içinde en çok banka müfettişi olan Hikmet’i severmiş. İlk çocukmuş da ondan.

Meryem Teyze’nin yüreği kocaman. Daha çok sevgi sığar içine. Bahçesinde beslediği köpeğe bakışından, badem ağaçlarıyla, çiçeklerle konuşmasından, insanlara sarılışından anlıyorum sevgisini.

Meryem Teyze hiç ayakkabı giymezmiş. Şaşırıyorum. Lastik terliklerinin arkasından çatlak topuklarını gösteriyor. Yarılmış, içi siyahlaşmış topuklar.

Ortanca oğlan buzdolabı almış. Küçücük evinde yer yok. Evin girişine, bahçeye koymuş dolabı. Üzerine de güneşten ve yağmurdan etkilenmesin diye gölgelik çekmiş hasırdan. Bu şirin, tertemiz evin tek sorunu helânın dışarda oluşu. Anadan, babadan öyle görmüş Meryem Teyze. Evin içi kokarmış, hem günahmış da. Gülüyorum. O da gülüyor. Güldükçe yüzündeki çizgiler daha fazla belirginleşiyor. Diş yok ağzında. Dişleri ağrıdıkça köy berberi çekivermiş. Yalvarmış kızancıklar dişlerini yaptırmak için.

Meryem Teyze ile geçirdiğim üç gün boyunca onun öyküleriyle coştum, düşündüm, üzüldüm. İnanılmaz bir yaşam görüşü vardı. Kendimden utandım. Yalansız, dolansızdı her şeyi. Sevgi onda demir atmıştı. Bahçeden topladığı acı bibere bile söyleyecek tatlı sözleri vardı.

Ayrılık zamanı geldiğinde gözlerinin nemli olduğunu gördüm. Dayanamadım. Sarıldım çocuğu gibi, anam gibi. Sırtımı sıvazladı. Dişsiz ağzını kapatarak güldü.

“Meryem Teyze, seneye baharda gelirim yine! Aman kendine iyi bak!”
“Sağ ol kızcağızım. Sen de rahat var evceğine. Gidip de dönmemek, gelip de bulmamak var ha bilesin!”

Bilirim. Bilirim elbet dönüşlerde bulamamayı. Son kez baktım bu yaşlı, bilge kadına. Anadolu büyüklüğünde yüreğine saygımı, sevgimi bırakarak yola çıktım.

Orhan Muhtar aradı geçenlerde. İki gündür bahçeye çıkmayan Meryem Teyze’yi merak eden köylüler eve girdiklerinde namazda secdede bulmuşlar. Önce yuğmuşlar, sonra da gömmüşler.

“Haberin olsun istedim kızım. Meryem Kadın bahçesindeki ilk ağacı sana işaretlemiştir. O ağaç senin!”

Küçücük bedeni, kocaman yüreği olan Meryem Teyze’m benim! Yolun açık olsun Anadolu yürekli kadın.

Kim demiş ki, “Dikili bir ağacı yok!” Diye. Badem ağacım var, koca bir yürekten sunulmuş.

Şimdi yine Ege Yolları’na çevireceğim direksiyonumu. Önce Orhan Muhtar’a uğrayıp, Can Yücel Üstad’ı ziyaret edeceğim Sonra Meryem Teyze’m var sırada. BADEM AĞACI’ma sarılıp hasret gidermeliyim gidenlerle ve Ege’yle…

Meryem Teyzem ruhun huzurlarda kalsın…

2011 Nokta Kitap DENİZ GEZMİŞ ve KIRMIZI PABUÇLAR

 

20 Eyl

ZAMAN GEÇİYOR

Kaç bahar oldu
Sürgün vereli
Bahçemdeki mavi çam?
Kocamış ıhlamur
Kokusunu yitirdi mi ne?

Nicedir açmaz oldu
Sarı ayva çiçekleri.

Otuz beş yıllık elma ağaçlarını da
Çürüttük bir bir;
Kökleri halâ
Toprak altında.

Bahçemdeki bitkiler gibi
Geçiyor benim de zamanım;
Kokusu halâ burnumda
Gençliğimdeki baharların.

20.04.1999 İstanbul Evrenin bütün kır çiçeklerini yüreğinde yaşatanlar için…

20 Eyl

SÜREYYA BERFE’ye

http://www.focafoca.com/resimler3/r_berfe__tulindursun_imzagunu.jpg

18 Eyl

CENNET’in KADINLARI

CENNET’İN KADINLARI

Bu öykünün gerçek kahramanını tanımaktan gurur duydum. Adana Tüyap Fuarı’nda kitapların arasına gömülmüş narin yüzünü ilk gördüğümde, alnında derin çizgiler oluşturmuş bir şeylerin olduğunu hissettim. O anlattı, ben yazdım. Sevgili D’nin adını ben değiştirdim. O “Yaz arkadaşım, yaz.” Dedi. Yazdım…

CENNET’İN KADINLARI

Aşağı kattan gelen gürültülere aldırmayarak isli tasın içinde kaynattığı ağdayı, soğuk banyo taşına döktü. Cızlayan sesle birlikte şeker yanığı kokusunu içine çekti.

Ne de çabuk uzuyordu şu kahrolası tüyleri? Oysa aradan henüz üç hafta geçmişti. Bıçağın keskin tarafıyla taşa yapışan ağdayı yavaşça toplamaya başladı. Tam kıvamı tutturmuştu yine. Yaptığı topağı altın rengine dönünceye kadar çekiştirdi. Daha tam soğumamıştı. El parmaklarının ucu kıpkırmızı olmuş, yanıyordu. Kırmızı çiçekli eteğinin uçlarını donunun paçalarından içeriye sokarak, bacağına yaydı ağdayı.

Her tarafına bulaşan ağdanın yapışkanlığından kurtulmak için banyoya girdi. Acele etmeliydi. Cennet Ana neredeyse bağırırdı. Henüz siftahını da yapmamıştı. Herifler kapıya dizilmişlerdi. Sabahın köründe sesleri duyulmaya başlamıştı bile. İti, kopuğu, pisi, temizi, cahili, okumuşu her zaman kapıda karıları “becermek” için bekleşir;
arada bir de kavgaya tutuşurlardı.

Hiçbiriyle yatası yoktu bugün. Kim bilir kim çıkacak karşısına diye düşünürken, Cennet Ana’nın kaba ve gür sesi yüreğini ağzına getirdi.

— Kııız, Sevtaaaap! Abonen geldiii. İn de karşıla kız kocanı.

Sevtap hemen anladı kimin geldiğini. Herif kendini gerçekten de Sertap’ın kocası sanıyordu. Kafasını kederle, midesini de rakıyla doldurduğu bir akşamüzeri herife anlatıvermişti öyküsünü. Evden nasıl kaçtığını, yollara düştüğünde kaç kişinin altına yatmak zorunda kaldığını, amcaoğullarının peşine düştüğünü anlatmıştı adama. Herif acımıştı kıza. Tam üç yıldır da Cennet Ana’nın kızlarından biri olmuştu. İyi para kazanıyordu artık. Adamın Sevtap’ın parasında gözü yoktu. Gerçekten de bu adam seviyordu genç kadını. Ara sıra kadına kendince hediyeler alıyor, beğendiğinde ise havalara uçuyordu.

******************

Sevtap on bir yaşındayken dayıoğlunun tecavüzüne uğramıştı. Daha sonra da komşunun oğlunun. Her iki genç askere giderken tehdit tembihlerini de savurmuşlardı küçük kıza. Daha aybaşı görmüyordu Sevtap. Çukurova’nın portakal, limon kokulu bahçelerinden birinde bacak arasından sızan kanları görünce de parçalamıştı avazıyla gökyüzünü. Dayıoğlunu abi bellemişti oysa. Ya komşunun oğlu?

Onu birkaç kez büyük su dedikleri barajın orada ablasıyla yakalamıştı. Ablası belli ki pişmişti artık. Her yakalandığında gülerek donunu çekiyor, kızkardeşine tembihi de unutmuyordu. Komşu oğlu son zamanlarda Sevtap’a da sırıtarak bakıyordu.

Dayıoğlunun erkeklik organını ilk kez içinde hissettiğinde çok canı acımıştı. Yalvarırken erkeğin salyaları badem büyüklüğündeki memelerinin üzerinde yapış yapıştı.

Komşunun oğlu dayıoğlu kadar uysal değildi. Önce bacakları arasında gezdirdi organını. Sonra acayip sesler çıkararak kızı tek eliyle arkasına çevirdi. Karnına bastırarak, yukarıya çeker gibi yaptı. Bir eliyle de sıkıca kızın ağzını kapattı. Erkek(siz)lik organını kızın def-i tabii yerine hoyratça soktu. Solumaları, çıkardığı hayvanca sesleri Toros’larda yankılandı. Kızın ne avazına, ne de korkusuna ağaçlarda bir yaprak bile esmedi. İşi bitince;

“Kız demeyesin kimselere! Daha kötü düzerim haaa!”

Sevtap kimselere demedi. Korktu. Günlerce ağladı.

Asker dönüşü dayıoğlu bir daha yanına uğramadı. Komşu oğlu Abdülkadir kızı bir gece motorsikletinin arkasına attığı gibi yaylaya çıkardı. Kız kaç gün orada kaldığını anımsamadı hiç. Adana’ya indiler bazı geceler. Göbekli, yaşlı, salyalı adamlara satıldı günlerce.

Bir gün içeriden kahkahaların, şarkıların, ayıp sözlerin edildiği Cennet’in evinde buldu kendini.

Cennet ufacık bedeni yaprak gibi titreyen bu kıza değer biçti. Komşu oğlu kızı satmıştı üç kuruşa.

O günden sonra nice adamlar tepinmişti üstünde. Polis baskınları sıradan yapılan görevler arasındaydı bu evde. Kendi gibi on altı kız daha vardı burada. Hepsi de mutluydular sanki durumlarından. Ağlayan hiç yoktu aralarında. Odasında hiç yalnız kalamadı Sevtap ağlamak için, hayal kurmak için. İçindekileri öldürmeyi Cennet’in evinde öğrenmişti.

İlk gerçeğe ayıldığında, yaşamayı öğrenmiş olduğunu gördü. Aşağıdan gelen seslere kulak verdi. Minik, korkak bir kızın çığlığını duydu.

“Bir kurban daha geldi Cennet’in Kadınlarına katılmaya, bu evden çıkış olmadığını o da anlayacak elbet! Buranın yükünü azaltmak için Cennet’in Kadınları olmaya geldik.”

Çukurova’da Cennet’in Kadınları sarı sıcağı da, avazlarını da, korku ve tiksintiyi de hep içlerinde yaşarlar…

Tülin DURSUN /  KADINDAN SAKINCALI ANTOLOJİ

15 Eyl

HAS ADAM’a PULLU, MÜHÜRSÜZ İSTİDA

Sayın Mahsus Mahal Sakini;

Bozuk düzenini, çarpık sistemini değiştirmeye kalktığın dünya,
sen gittiğinden beri fokurduyor.

Mahsus mahallerin duvarları türkülere eşlik etmiyor artık.
Şiirimiz bitti, marşlarımız tükendi.
Elimiz tutmaz, dilimiz söylemez oldu.

Artık voltalar atılmıyor avlularında kodeslerin; tesbih oynaşmaz oldu parmaklarımızla.

“Yassah!” Dedi gardiyan.
“Yassah!”

Bir mahal üç adım, bir yatak boyu demir kapısı mahsusun.
Duru suyla haşlanmış mercimek, bulgur;
Bir yanda yediklerini çıkardığın kubur.

İnsanlıktan nasipsiz mahkeme başkanı köpeğe ıslık çalar gibi
gözlerime fıslıyor;

“Otur!” Diyor. Oturuyorum umarsız.

“Yaz kızım, karar!”
Kalkıyoruz topyekûn ayağa.

“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, TCK’nın şu maddesi gereği, f bendine, d fıkrasına göre;
Devletimizin bütünlüğüne, güvenliğine zarar verecek olan bilmem ne adlı örgütüne yardım ve yataklık ettiğinden sanığın daha önce hiçbir suç işlememiş olmasına rağmen, ömür boyu mahsus mahal cezasına çarptırıldığı, olası muhtemel aftan, siyasi ve vatandaşlık haklarından asla faydalanamayacağı Sanık T.D’nin kendisine bildirilmesine, ayrıca celbin adresine yollanmasına…

“Ne dedi?”
“Ömür boyu hücre dedi galiba.”
“Görüş olacak mıymış?”
“Sanmam.”

Dört duvarım var benim. Penceresi demir parmaklıklı.
Ben mırıldandıkça ağlayan dört duvarım var.

Ruhi Su geliyor aklıma. Duvarlarım anlamış gibi mırıldanıyor Mahsus Mahal’i; penceremin demir parmakları saz çalıyor poyrazımda…

MAHSUS MAHAL

Mahsus mahal dedikleri zindanda
Kalıram, kalıram kardaş
Dostlar yandadır
İk’ ellerim kızı kandadır, kanda
Ölürem ölürem gardaş
Aklım sendedir
Artar eksilmeyiz zindanlarında
Kolay değil derdin ucu derinde
Kumhan ırmağında hey dost kara burnunda
Vururam vururam gardaş
Öfkem kındadır

Dirliğim düzenim umudum canım
Solum, sol tarafım hey dost
Cümle varlığım
Benim beyaz unum ak güvercinim
Bilirem bilirem gardaş
Gelen gündedir.

RUHİ SU ve Sıdıka Hanım’ın anısına.

Işıklar içinde uyu HAS ADAM, ADAMLARIN ADAMI OKTAY İŞLEKER.

Kardeşin Tülay 15.09.2018

11 Eyl

ABDİ EFENDİ’nin TORUNLARI

Abdi Bey de bir kız torun istiyordu. Kızı Bedriye’ye yazdığı mektuplar dua doluydu.
“Ciğerparem, kerimem Bedriye Hanım kızım, evlad-ı muhteşemim;
Gözlerim yollarda sizden gelecek nameleri beklemekteyim. Sıhhat ve afiyette oluşunuza çok bahtiyar oldum. Gelecek torunumu görmek, onu sineme bastırmak için çok aceleciyim.
Yüreğimin yarısına, ciğerimin tamamına taht kurmuş kerimem; her gece yatmadan evvel dualarım siz bütün evlatlarımın sağlık ve afiyette olmanız, ayaklarınıza taş değmemesi içindir. Cihana gelecek yeni torunumun kız olmasını ben de çok arzu etmekteyim. Dualarımı Cenab-ı Allah’ım elbette duyuyordur. Kız olursa adını Tülay koyarsınız. Hem Oktay’a da uygun düşer. Gözlerinizden hasretle öperim.
Pederiniz Abdi Akgün

(Yeni roman hazırlığından alıntı. 1. DÜNYA HARBİ ile 2. DÜNYA HARBİ sırasında ülkede yaşananlar, çok partili rejime geçiş ve bir ailenin üç nesli arasındaki iletişim.)

06 Eyl

YAZ BİTTİ Mİ?

Bir yaz daha bitti ömrümden. Kasım hüzünlerini giymeye başladım bile.
Kalan iki yıl mı?
Sayılı gün çabuk geçer. Acelem var benim.
Yarım kalan işlerimi bitirmeliyim önce, sonra huzur gelecek bana.
Bir daha Ağustos’larda üşümeyeceğim, yakmayacak  8 ekim güneşi yüreğimi.
Acelem var benim.
Acelem var canımın hücreleri torunlarım, çok acelem var.
Ben göbeğini kendi kesenlerden, adını kendi koyanlardanım. Acelem var çocuklarım.
Acelem var benim Boncuk Hanım, hem de çok acelem var.

 

Tülin Dursun   06. 09. 2018 Büyükada’ya veda ederken.

05 Eyl

DEVRİM’in ÇOCUKLARI

Sabri Bey’in gelişiyle hepimiz başına toplandık. İzzet-ikramdan sonra; “Kaldığımız yerden devam mı, yoksa yeni bir konumuz var mı?” Diye sordu. Cumhurbaşkanlığı seçimini nasıl karşıladığını sorduk.
“Cumhurbaşkanı tarafsız, uzlaştırıcı, hoş görülü, her kademedeki insanın halinden anlayabilen, adil, ülkenin çıkarları uğruna her şeyden haberi olduğu müddetçe sorun olmaz. Gördüğüm kadarıyla umduğumuz gibi olmayacak.”
Bu düşüncede yalnız olmadığım için seviniyorum. Sabri Bey ile aynı duyguları paylaşıyorduk.
“Püriten ahlâk anlayışını yavaşça halka uygulamaya başlanmış olması bu iktidar zamanında yapılan yanlışları, suçları asla silmez. Bu anlayışla birlikte kamuoyunda hareketlenmelerin başlaması kaçınılmazdır. Nedir püritenizm? Baskı, ceza, korkutma, gerekirse tehdit yoluyla sindirme unsurlarını uygulayarak dünyayı kendilerine göre daha yaşanır duruma getirme eylemidir. Kendi iç temizliklerini kendi anlayışlarına göre yaparken etrafa verdikleri yalnızca zorbalıktır, özgür yaşama hakkına bir çeşit gasptır. Püritenler genelde kibirli, dik kafalı, dar görüşlü olurlar. Bunların karşılarında size dayatılanları kabul ederseniz iyi, karşı gelirseniz kötü ve öteki olursunuz. Hep fark edilmek isterler.
Umduğunuz, beklediğiniz ve aslında olması gereken durum, şimdiki zamana uymuyorsa daha doğrusu uyuşmuyorsa işin içinde mutlaka bir terslik vardır. Dolayısıyla ister istemez karşı atağa geçersiniz. Püriten ahlâk, püriten yaptırımlara her başkaldırı sizin demokrasi anlayışınızın haklılığıdır.
Püritenlerin en büyük özelliklerinden biri de; kitle ikna yöntemlerini çok iyi kullanmalarıdır. Eğitimsiz ve sorgulamayan, hakkını arayamayan, dine dönük toplumları daha kolay etkilerler. Ayrıca püritenler polis devletini orduya tercih ederler. Zira polisi her şekilde kullanacaklarını düşünürler. Bunu tarih boyunca birçok ülkede toplum-polis-iktidar üçgeninde görebiliriz. Bu konuyla ilgili en çok veriyi Fransız ve Rus tarihlerinde bulabilirsiniz. Kitle ikna taktiklerini hayata geçirirken basılı veya görsel medyadan yararlanırlar. Gerekirse bunları kendi tekellerine geçirirler. Böylelikle masrafları da daha az olur. Bu konuda bütün imkânlarını seferber eder, gerekirse ele geçirirler. Bizlerin, yani demokrasiden yana olanların onayladıkları bir söz vardır; “Fikir sahibi olmanız için bilgi sahibi olmalısınız. Bunun ilk koşulu şüphesiz okumaktan, beyne bilgiyi anlayarak depolamaktan geçer. Sahip oldukları her türlü medyaya önce kendi isteklerini halka aşılayacak adamlarını yerleştirirler. Tıpkı günümüz iktidarın yaptığı gibi. İş adamlarına devlet ihalelerinden pay çıkararak, kendi taraflarına çekmeyi iyi bilirler. Bu karşılıklı çıkar ilişkileri içinde olur. Bazıları bu oyunun bir parçası olurken, bazıları zaten devlet teşviki olmaksızın oturmuş şirketlerinin çıkarlarını kendileri yönetecek düzeyde ve bilinçtedirler. Boyun eğenlere baktığımızda, henüz alt yapısı tamamlanmamış, yeni kurulmuş veya kurulmakta olan şirketlerine kısa yoldan ve iktidar yakınlığı ile bulundukları pazardan yer ve pay edinmek istediklerini görürsünüz. Ticari ahlâk yönünden son derece sakıncalı olan bu durumun koltuk iktidar değiştirdiğinde veya kendi iktidarları tarafından kullanılıp, atılmalarıyla son bulur. Artık iktidar kendine yeni bir kaynak bulmuştur. Bu iktidar-işveren ikilisinin çıkarları doğrultusunda işin sözde ticari yönüdür.
Az önce püritenlerin polisi daha çok kullandığından söz etmiştim. Bunun örneğini “Gezi Olayları” ve devamında görmüştük. Verilen emirlerin yerine getirilmesinde sonuçlarının düşünülmemesi veya karşı gelme anlamında değil, fakat üstlerinin uyarılmamasının bedeli ağır olabilir. Buna karşılık emirlerin eksiksiz yerine getirilmesi durumu amirler tarafından polisin kahraman ilan edilmesi ile karşılık bulur ama halk açısından güvensizlik doğurur. Bir anlamda polisin görevi sorunlarla ilgilenmek yerine; kamu kurallarına eksiksiz olarak saygınlığı sağlamaktır. Halkın değil, iktidarın hizmetinde olan polisin vatandaşa davranışı, emir aldıkları erklerinin başarı veya başarısızlığıyla doğru orantıdadır. Halkın polisi olmakla, iktidarın polisi olmak çok farklıdır. İktidara yakın polis halk için güvensizliktir.

YAKINDA ÇIKACAK OLAN KİTABIMDAN KISA BİR ALINTIDIR.

30 May

ANNEM ve BABAMA MEKTUP

 

ANNEM ve BABAMA

 

Çok Sevgili Anneciğim ve Babacığım;

Önce her ikinize mahsus selam eder, ellerinizden öperim.

Nasılsınız, iyi misiniz? Beni soracak olursanız, sizin özleminizden başka sıkıntım yoktur.

Şimdi birbirinize bakışıp, gözlerinizle konuştuğunuzu hayal ediyorum. Onlarca yıl sonra sizi neden aradığımı merak ediyorsunuz değil mi?

Anneciğim, Babacığım;

Sizi düşünmediğim, özleminizi duymadığım bir dakikam bile olmadı ki!

Güzeller güzeli, zarif ve kibarlık timsali Annem;

Seninle kaç yıl beraber kaldım? Hatırlar mısın? Çok hastaydın, hatırlamazsın belki ama dört yıldan fazla sürmedi beraberliğimiz.

Ben beş yaşındayken babamla ayrılmıştınız. Sonra beni teyzeme bırakıp, okuluna dönmüştün. Öğrencilerin benden daha değerliydi. Onlar sensiz olamazdı değil mi? Ya ben Anne?

Yalnızca tatillerde görürdüm seni. Üç gün bile beraber kalsak, çocuk kalbim sevinçten evrene sığmazdı.

Seninle geçirdiğimiz zaman çok azdı ama benim seni çocuklarıma ve torunlarıma anlatacak dünya kadar anım var.

Son zamanların aklımdan çıkmıyor, gözlerimin önünden hiç gitmiyor.

 

Ya sen Canım Babam?

Sen benim çocukluğumun masuscuktan kocası? Âşık olduğum ilk erkek?

Seninle elektrik ağacı sulardık, hatırladın mı? Hani toprak hattı kablosunun bir ucunu toprağa gömdüğümüz sonra da her gün suladığımız anteni diyorum?

Canım Anneciğim, Biricik Babacığım;

Şimdi bu mektubu size niye yazdığımı anlıyor musunuz? Yoksa hala mı anlamadınız?

Siz beni hiç sevmediniz. Bu yüzden ben size çok kırgın ve kızgınım.

Siz ağabeyimi benden çok sevdiğiniz için yanınıza aldırdınız değil mi? Neden beni istemediniz? Ben ne yaramazlık yapmıştım? Ben iyi bir kız çocuğu olmamış mıydım? Sizin sözünüzü dinlememiş miydim? Küçücük ellerimle sizin ağrılarınıza derman olmamış mıydım?

Evet!

Ben ağabeyimi hep sizden, sizin sevginizden kıskandım. Haksız mıyım?

O sizin koynunuzda, kokunuzda uyurken, Ben toprağın üstünde neler çekiyorum, hiç düşündünüz mü?

Ben sizin beni seveceğiniz, özleyeceğiniz günleri hasretle bekliyorum.

Biraz acele edin, olur mu?

Sizi çok seven

Delice Kızınız

 

12 May

DON QUİJOTE

Ölümsüz gençliğin şövalyesi, ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına.
Bir temmuz sabahı fethine çıktı;
Güzelin, doğrunun ve haklının.

Önünde şirret, aptal devleriyle dünya,
Altında mahzun fakat kahraman Rosinantes.

Bilirim;
Hele düşmeye gör hasretin hallisine,
Hele bir de tam okka, dört yüz dirhemse yürek;
Yolu yok!
Yolu yok Don Quijote’m benim,
Yolu yok!
Dövüşülecek!
Hem de yel değirmenleriyle dövüşülecek.
Haklısınız.
Elbette sizin Dulcinea’nızdır en güzel kadını yeryüzünün.
Siz elbette bezirgânların
Suratına haykıracaksınız bunu.

Alaşağı edecekler sizi,
Bir temiz pataklayacaklar.
Fakat siz yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun;
Bir alev gibi yanmakta devam edeceksiniz
Ağır, demir bir kabuğun içinde.
Ve Dulcinea bir kat daha güzelleşecek…

DELİCE’ ye
Adı bende…

04 Nis

AYRI YATAKLAR

“Babam gelmeyecek mi anne?”

“Sen babanı bekleme güzel kızım, yat!”

“Ama anne!”

“Kızım, yavrum söz dinle!”

Günlerdir kızımı ve kendimi avutuyordum. İş yemekleri, toplantılar, kısa iş seyahatleri bizi birbirimizden uzaklaştırıyordu. Kızımıza kolej sınavları için daha fazla zaman ayırmam da bu ilişkinin çatlağı için başlangıç olmuştu. Artık arkadaş, dost akraba yemeklerine ayrı ayrı katılıyorduk. Ofisinden eve geç gelişleri beni hiçrahatsız etmiyordu. Eşim tam bir işkolikti.

O yıl kızım İzmir Amerikan Lisesi Ortaokulu’nu kazanmıştı. Her ikimiz de kızımızın geleceği için okula yakın, Güzelyalı’da bir ev kiralamıştık. Ben kızımın yanında kalıyordum. Hafta sonları da eşim yanımızda oluyordu. Bayramlar ve uzun tatillerde de biz İstanbul’a gidiyorduk.

Hazırlık sınıfıyla beraber yaklaşık üç yılı geride bırakmıştık. Herşey yolunda gibi görünüyorsa da içim hiç rahat değildi.

Kızımın okuldaki başarısı oldukça yüksekti. Özellikle fen dersleri öğretmenleri kızımın fen ağırlıklı bir okulda eğitim görmesinin geleceği açısından çok önemli olduğunu söyleyip, duruyorlardı. Kızım da çok istekliydi. Bize tekrar İstanbul okullarının yolu görünmüştü.

Kızım, eğitimi derken eşimle ilişkilerimiz iyice zayıflamıştı. Karşımda dalgın, beni duymayan bir koca, kızına karşı kayıtsız bir baba vardı.

İstanbul’a dönmeden bir hafta önce “öteki”nin farkına vardım.

Eşimin avukatı, benim arkadaşım dert ortağım, sırdaşım, canciğer dostum Nalan! İlişkileri altı yıldır devam ediyormuş.

İlâh gibi gördüğüm, sevgisine, geleceğine emek verdiğim adam! Dünya’nın en güzel, en akıllı çocuğunu doğurduğum adam! Çocukluk yıllarımdan beri oyunları, okulları, yaşamı paylaştığım adam!

Canım acıdı. Hücrelerim kanadı.

Öfkemden, “öteki”ni kıskanmaktan aynalara bakamaz oldum.

Eksiklerim ne? Ben bunları hak edecek ne yanlış yaptım? Yoksa şöyle mi sormalıydım; “O” kadında bende olmayan ne vardı?

Sıradanlığımın gerçekliğiyle yüzleşmek ağır geldi bana. Tek olmalıydım. Eşim benim için tekti.

İzmir’de olduğum zamanlar avukat hanımın eşimi, evimi ve yatağımı paylaşması beni kahrımdan öldürecek boyuttaydı. O anlar ölmelerdeydim. Suçu yükleyecek bir şey bulamadım ortada. Kimseye belli etmedim. Üç gün evden uzaklaştım. Kendimi sakinleştirdim. Kararlıydım, konuşacaktım.

Bir öğleden sonra her ikisini de eşimin ofisinde çaya davet ettim. Çok mutlulardı. Pastayı da yedikten sonra ilişkilerini bildiğimi, eşimin ona aldığı arabayı, benim evimde buluşup, yatağımda seviştiklerini ıspatlayarak yüzlerine vurdum. Bunları söylerken sakinliğime şaşırdım.

“Nalan’cığım, eğer Ahmet’le birbirinize gerçekten âşıksanız ben aradan çekilirim. Durumu kocana ve kızlarına anlatmalısın. Elbet benim duyduğum gibi onlar da bu ilşkiyi duyacaklardır. Duygu sömürüsü yapacak durumda değilim. Buna gerek de yok. Neticede bana “Zavallı, aldatıldı.”Diyecekler. Sana da,” Kocasını boynuzladı. O…..”Diyecekler. Aradaki fark bu.

Eşim ve Nalan adeta şok yaşamışlardı. Konuşacak bir sözleri yoktu. Mutluluklar dileyip, ofisten ayrıldım. Boşanmak istiyordum. Kızım her şeyi biliyordu artık.

O günden sonra Nalan eşimin avukatlığını bıraktı. Arabanın anahtarlarını yolladı. Başka bir iş adamını ayartıp, karısından ayrılmasına neden oldu. Onunla da evlenemedi.

Yıllardır ortalarda görünmüyor.

Ben mi?

On sekiz yıldır ayrı yatak odasında yalnızlığımı öldürüyorum. Boşanmadım. Bu bir intikam değildi.

Eşim mi?

Zavallı adam!

Tülin Dursun 15.04.1995 İzmir

29 Mar

AĞIT YAKAN SELVİLER (PRELÜD)

Ey menem Gök Tengri’m!
Acılar içindeyim,
Çürüyor bedenim.
Selviler semaya yol tutmuş,
Eğiliyorlar sana secdeye…

Güneş doğuyor yarınlarıma,
Kızılca kıyamet ve sessizce.
Rüzgâr!
Ah o delice rüzgâr.
Pusu kurmuş fikrime,
Eriyor yüreğim.

Hangi dağa yuvalanır kartallar?
Kaç yavru ceylan vurulur,
Avcının gölgesinden?
Kaç kadın kendi ölüsünü
Doğurur bedeninden?

Ah menem Gök Tengri’m!
Apazla yüreğimi,
Savur kendine;
Küllerime ağıt yakıyor selviler…

Tülin Dursun Mart yakarısı 29.03.2018

26 Mar

DELİCE’den DOKTOR’a

Hey!
Doktor,
Bunca uğraşma benimle.
Ben iflah olmam.
Yemin ederim ki;
Benim işim bitik.
Ben uslanmam doktor!

Kaç yıl oldu
Söylesene doktor?
Kaç aya, kaç yıl eklendi?
Uğraşma doktorcuğum,
Uslanmam, akıllanmam ben…
Önce bir güzel uyuttun
Günlerce
Haftalarca
Aylarca.
Sonra başladın
Konuşturmaya beni.
Ben konuştukça;
Komplekslerim depreşti.
Ardından yaşadım Manik depresifi…
Ah be doktor!
En karışık kimya formülü gibi
Acım, yasım, aşkım
Birbiri içinde
Bir türlü çözülemedi…
Doktor!
Yaman Doktor, Bir gün
Ufacık ama
Benim “ yerim” dediğim odanda
Keşfettim her şeyi.
Sen konuşmayan deliceyi
Konuşturdukça çözdün denklemi.
İyi ama doktor,
Sen bilmez misin?
Çözülen bir daha örülmüyor.
Bana beyazdan başka renkleri,
Karayla arasındaki griyi öğrettin.
Törapatik ilişki dedin;
Atmak istedin beni başından.
Sen dedin ama,
Ben uymadım ki buna…
Beni ben olduğuma kandırdın,
Sıradanlığımı anlattın uzunca…
Ben en yukardayım dedikçe
Uçurumlardan attın, balçıklara soktun beni.
Terapiler kavgaya dönüştü ara sıra.
Sana hak vermedim,
Sana hiç güvenmedim.
Ama sana hep inandım be doktor.
Ne sabır varmış sende?
Çok uğraştın benimle.
Doktooor!
Uğraşma benimle!
Ben akıllanmam.
Farkındalığımın
En ince çizgisinden
Farklarımı yarattın da;
Gık demedim be doktor!

Öyle an geldi
İlah oldun gözümde,
Öyle an geldi
Öldürmek istedim seni
Kendimce…

Deli saçmaları
Formlar soktun
Ta gözümün içine.
Sen söyledin,
Ben dinledim.
Schopenouer’in
Aşk metafiziğini
Çözdürdün aklınca.
Doktor!
Yaman Doktor!
Ben onları zaten yaşadım.
Ölümsüzlük özü dedin
Dediklerini anlamak adına
Gece yarılarına değin,
İzafiyet teorilerini bile inceledim Einstein’in.
Ben gizler verirken sana;
Sen katı iletişimi sundun bana.
Beni bunca yargılama!
Nötralize etme beni.
Ben günah keçisi miyim
Doktor?
Söyle bana!
Üçgenleme yaptın,
Ben yine de hiçbir kalıba sığmadım.
Sonra…
Sonra hedefler değişti be doktor.
Fenomen dedin;
İstanbul’a yazdım seni.
Meli-malı dedin
Varoluşçuluğu
Kazdım beynime…
Yaaa Doktorcuğum!
Tanı koyabildin mi bana?
Bana diyebilir misin ki
Ben “DELİCE”yim?
Tamam doktor!
Bu kadar seans yeter!
Benden çok sen üzüldün,
Yoksa Hipokrat etiği midir bu?
Hey!
Doktor!
Bana yeni aşklar anlatabilir misin?
Şöyle kahramanı ben olan?
Koruyabilir misin bastırılmışlığımdan beni?
Fikrimde beni özgür kılabilir misin?
Çok emek verdin bu deliceye çok!
Son bir soru doktor?
Yitirdiklerinin yerine koyar mısın beni?

Hey doktor!
Arkadaşım olur musun benim?
Bak! İyileştim ben.
Aşklar dışında kalmadı
Takınçlarım…
Bırak inadı doktor!
Bırak!
Uğraşma benimle.
Asla uslanmam ben…
Doktorum benim!
Salma beni ortalara.
Belli olmaz kaçarım belki
Ya davulcuya, ya zurnacıya.
Özgürüm ya artık;
Giderim belki orkestraya.
Dedim sana!
Asla uslanmaz bu delice

Asla

Can arkadaşım, özlediğim biricik dostum DR. YAMAN için…

27 Tem

GÜLTEN DAYIOĞLU EDEBİYATTA 50. YILINI KUTLARKEN

Sınıfın kapısı açılıyor. Gencecik, kumral düz saçlı, sevgi saçan gözleriyle ayağa kalkan çocuklarını selamlıyor.
“Günaydın çocuklar!”
“Sağ ol!”
“Oturun!”
Orta bölüm sıralarından çelimsiz, çöp bacaklı bir kız çocuğu;
“Öğretmeniiiim!”
“Evet?”
Kız çocuğu başlıyor sormaya…

“Zaman mı genişti çocukluğumuzda, üç kişilik üzeri çiziklerle dolu okul sıralarımız mı? Nasıl sığardık üçlü sıraya dört çocuk? Yoksa onlarca çocuğu yüreğine sığdıran sizin yüreğiniz miydi büyük olan?

Talat Paşalı öğrencileriniz neden hep sizin sevginizi kıskandı birbirinden? Nilüfer Nazan’ı kıskanırdı; ben bütün sınıfı. En çok da oğlunuz Mehmet’i kıskanırdım. Siz de bilirdiniz annesiz olduğumu da bir başka sarılıp, kollardınız beni.
Evrende saman çöpünün bile dili olduğunu, coşkun sularda yalnız başına değeri olmadığını ama yüzlerce, binlerce samanın gücüyle yıkılmaz bentler oluşturduğunu nasıl da işlediniz beyinlerimize? İşte o saman çöplerinden biri olan ben sayenizde sevgiyi, paylaşmayı öğrendim.
Onlarca çocuğu nasıl kendisine özel kıldınız? İnsan kimyasında bunun formülü var mı ÖĞRETMENİM?
Hepimize verdiğiniz sevginizin içinde ne var ki hiç tükenmiyor? Ne zaman dolduruyordunuz o öpülesi yüreğinizi?
Öğretmenim yoksa siz Güneyli Müftüsü bilgeliğinde, avuçları hep açık sevgi ve bilgi dağıtan saki miydiniz?
Yaramazlıklarımızdan hiç mi yorulmadınız öğretmenim?
Öğretmenim siz de bilirsiniz; her çocuğun hayatında yer edinmiş bir öğretmeni vardır. Siz benim hayatımda yer edinmediniz! Siz benim dünyamı kapladınız!
Bugün Öğretmenim sorgulamayı, hak ve adaleti, insan sevgisini, okuma alışkanlığını, hayata karşı dimdik durmayı başardıysam sizin bana verdiğiniz öğretiler sayesindedir. Bizler aynı tezgâha getirilmiş, usta bir makastara, terziye teslim edilmiş çocuklar olarak elinizden modası hiç geçmemiş ve geçmeyecek kaliteli insanlar olarak ülkeye sunulduk.
Canım Öğretmenim;
2012 yılı Tüyap Onur Konuğu seçilmiştiniz ya; Oysa siz hep bizim onurumuz ve gururumuzsunuz.
Ben dünyanın en şanslı öğrencisiyim. Gülten Dayıoğlu benim ÖĞRETMENİM!
Sönmeyen, sönmeyecek güzel GÜNEŞ’inizle nice onurlu, sağlıklı yıllar diler, ellerinizden öperim.
Saygılarımla, sonsuz özleyişimle…
Tülin Dursun

02 / 04 / 2012  Uludağ Üniversitesi Etkinliği için yazdığım mektup.

09 Tem

OLMAYANA DİZELER

Kehribar rengi gözlerin aşk gibi bakarken bana;
Canıma elleri değiyor yüreğinin.
Sevdama sargılıyorum sevgileme kokunu…

Geceleri atlatıyorum
Güneş yanıyor içimizde.
Martılar çığlık tutturuyorlar
Sevinçlerinden ipekçe…

Şen oluyor toyumuz
Çılgın kral adasından
Yükseliyor delice alevler
İlah gibi
Aşk gibi
Ben, sen biz oluyoruz
Sessizce…

(2004 Olmayana Dizeler Şiir ) Tülin Dursun

 

Meine Liebe;

Ich wahle als meinem selbst REQUEM (Ölümle Dans) Spass! Natürlich für mich auch Mozart…

06 Tem

HAYAT SUYUM

Hayat suyum, can damarım, neşem.

Gün şenliğim benim, yavrum Efe’m.

Yağmurum, bulutum, dağım, yeşilliğim;

Aydınlansın yüzünle gecem.

 

 

Bir bahar gibi ılık nefesin,

İçimi titretir her an sesin.

Dik olsun başın, hep gülesin;

Sevginle her zoru yenesin.

 

 

Umutsuz olma; o hep yakındır.

Sevgiyi arama; o yuvandadır,

Hayat suyum, can damarım, neşem;

Gün şenliğim benim, yavrum Efe’m.

 

Güfte: Tülin Dursun 1985

Beste: Amir Ateş

Makam: Rast

Form: Şarkı

Usul: Düyek

 

 

06 Tem

AŞKIN İÇİMDE BİR ÇINAR GİBİ

Aşkın içimde bir çınar gibi,

Kaynaktan akan bir pınar gibi.

Ruhum tutuşur senin aşkınla;

Mecnun misali hep yanar gibi.

 

 

Dursun bu sevda ne olur dursun!

Kalbim duracak sen biliyorsun.

Ruhum tutuşur senin aşkınla;

Mecnun misali hep yanar gibi…

 

Güfte: Tülin Dursun 1996

Beste: Amir Ateş

Makam: Segah

Form: Şarkı

Usul: Düyek

06 Tem

YAKARI

Her bir kapıda,

Her bir kalenin önünde

Duraklıyorum.

Ve kalbim soruyor;

Eşiğin ötesinde beni bekleyen ne?

Geçişte beni bekleyen ne?

Tanrı’m!

Bana çıkış yolu göster!

Duvarların üstünden atlayayım…

“Du bist bei mir”

Kyrilla Spiecker

Çev: T.Dursun

25 May

TEŞEKKÜR

Ben “DELİCE”

Farkım yoktu diğer çocuklardan. Onca yüküne, acısına karşın yaşamın; güzellikler içinde olmayı bildim.

Hep hüzünlüydüm. Volkan gibi patlamaya hazır deli fişek, uysal bir kedi yumuşaklığı kıvamında gidip, geldim.

Aldığım ve tattığım en büyük başarı “AŞK DİPLOMASI “dır.

Boş verin siz okulu, diplomayı. Benim yaşama dair diyeceklerim var.

Yaşam;

Bana kazandırdığın
Her deneyime,
Her acıya,
Her mutluluğa,
Her ayrılığa,
Her coşkuya,
Her ölüme,
Her doğuma,
Ve
De
AŞK
Sana teşekkür ederim.

 

Tülin Dursun M.Ö 4 000 Helena Kinidos’a geldiğinde, Can Yücel’in huzurunda…

 

16 Haz

BAŞBAKAN’ IN FITRATI MI, İKTİDARIN KIRK SATIRI MI?

SOMA’YA AĞIT

Günlerden 13 Mayıs Salı. Bir toplantıdan dönüyorum. Bindiğim aracın şoförü radyoyu sonuna kadar açmış.
“Sayın dinleyiciler; son dakika gelişmesini tekrar ediyoruz. Soma’da özel bir şirkete ait maden ocağında trafo patlamasına bağlı yangın çıkmıştır. Vardiya değişim saatine denk gelen bu patlamada içeride ilk belirlemelere göre sekiz yüzden fazla işçinin olduğu iddia edilmektedir. Gelişmeleri tekrar aktaracağız.”
Saatler ilerledikçe maden ocağı önünde işçi yakınları, acil müdahale ekipleri ve ambulanslar birikmişti. İlk cenaze, arkadan onlarcası…
Ekranlar alt yazıları ve son dakika haberleriyle kömür karası. Her biri çıkan ölü sayısını farklı veriyor. Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes bilirkişi olmuş. Cankurtaranların acı sireni tüm ülkeye dağılıp, yasa boğuyor.
Bilirkişiler, sendikacılar, uzmanlar, sivil toplum kuruluşları ekranları parsellemişler. En büyük parseli ülkenin Başbakanı sabırlarımızın dayanılmaz ağırlığı üzerine devamlı konuşmaları ve hareketleriyle tetiklemeler yaparak kaplıyor.
“Ölüm, kaza madencinin fıtratında vardır!”
Okumamışım, ellerime, dilime hiç mürekkep bulaşmamış. Cahilliğime verin ne olur? Fıtrat kelimesi bana oldukça yabancı. Kullanmam. Duymuşluğum ise çok az. Ftr dan türemiş bir sözcükmüş. “Yaradılıştan gelen maya” demekmiş. Sinirlerim tepemde yumak olmuş. Deliceliğim tutuyor, sormak istiyorum;
“Bayım! Sizin fıtratınızda ne var?”
Gelen haberler giderek kötüleşiyor. Tamam artık demeden bir başka ölüm haberi geliyor. Ölü sayısı arttıkça iktidarın ve yandaşlarının dili sivrileşiyor. Tekme-tokat girişimleri ve gözaltılar başlıyor. Coğrafyamızın insanı sabırlıdır. Bekliyoruz. İçimden “Acaba bu katliamın sorumlusu olarak GEZİCİLERİ suçlarlar mı?”
Nedenini daha sonra fısıltı gazetesinden duyduğum Soma ilk yardımı sorgusuz, sualsiz alıyor?
Halk meydanlara çıktıkça baskılar, tehditler artıyor. İlçe ve köylere giriş-çıkış yasakları başlıyor.
Nihayet üç yüz bir ölü sayısıyla noktayı koyuyor iktidar. Maden girişine acele beton dökülerek kapatılıyor. Enerji Bakanı çocuk ve kaçak işçilerin olmadığını sıkça vurguluyor. Aksi ispatlanırsa istifaya hazırmış. Bakanın idrakinde eksiklik olmalı. Onların hepsi de ana-babalarının çocuklarıydılar.
Meydanlarda yuhalandılar. Acaba yuhalanma fıtratlarında var mıydı?
Hele biraz ortalık durulsun da ölen kardeşlerimizin ailelerini ziyaret edelim diye düşünüyoruz. Yirmi beşinci gün varıyoruz oralara. Gittiğimiz evler daha önceden belirlendiğinden ve ekibimizle paylaştığımızdan herhangi bir karışıklık olmuyor. Bizden başka ziyarete gelenler var. Yiyecek, oyuncak yardımı yapıyorlar. İnsanlar meydanlarda kamyonlardan dağıtılanları kapışıyor. Sonradan öğreniyoruz. Ölenlerin yakınları hiç gitmiyor erzak almaya. Bilinçsizce yapılan bir yardımlaşma var.
Otuz altı yaşında madende ölen Bayram’ın evindeyiz. Dünya tatlısı iki oğul, güzeller güzeli karısı kalmış. Torunumun yazmış olduğu masal kitabına dalıyor Hüseyin. Gelen oyuncaklara hiç bakmıyormuş. Annesi söyledi.
Tuncay’ın evi oldukça kalabalık. İki erkek çocuk liseye, büyük kız üniversiteye gidiyor. Üç aylık bebek artık süt ememiyormuş. Annenin sütü daha o gün kesilmiş. Avluda oturuyoruz. Hepsi kırgın ve umutsuz. Büyük kız gelecekten kaygılı. Bilgisayar okuyor. Her an okulu bırakabilir. Söz alıyorum kendisinden. Okulu bırakmayacak. Burs için konuşuyoruz. Gözleri yaşlı ışıldıyor.
Kınık İzmir’e uzak değil. Madende ölen işçiler hep gecekonduda yaşıyorlar. Bildikleri başka bir iş yok. Eskiden tütüne giderlermiş. Tütüncülük bitmiş. Mecburiyetten madene gidiyorlar. Devlete ait maden ocaklarının verdiği para ve iş güvencesi daha sağlammış onlar için. İş bulana.
Buralarda, özellikle de köy yerlerinde yaşam koşulları hiç de bizim sandığımız veya hayal ettiğimiz gibi değil. Parası olan emekliliğinin keyfini sürer buralarda. Ege! Medeniyetin öncü yerlerinden biri. Helaları bile dışarıda, bahçede veya tarlada olanlar var. Yüksek yerlere eşeklerle su taşınan köyler var. İnsanlar her bakımdan fakirlik içinde ama çok güzeller. Az ile yetinmeyi, kendilerine yetmeyi iyi biliyorlar. Yaşlılar bilge.
Evlere girip, ziyaret ettiğimizde çocukların ruhsal dengelerinin bozulduğunu, annelerin çaresizliğini anlamamak olası değil. Yüreğimiz kabarıyor.
Elmadere’ye vardığımızda buraya birkaç vatandaşın haricinde hiçbir yetkilinin uğramadığını öğreniyoruz.
“Neden?” Diye soruyoruz.
“Burası Alevi Köyü. Ondan diyor. Yanıt bizi şaşırtıyor. Seçimlerin hemen ardından balkonlara çıkıp da;
“Biz hepinizi kucaklayacağız!” Diyenlerin sözlerinin ne kadar gerçekten uzak olduğunu anlıyoruz. Sonra anlıyoruz. İktidar partisinin seçimi alamadığı, kazanamadığı yerlere gitmiyorlar. Hemen yakındaki başka bir yer ihya olmuş durumda. Onlar da saklamıyor. Kâğıtlar imzalatmışlar geleceğe yönelik.
Birden köyün meydanına bir kamyon yaklaşıyor. Çocuklar koşuşturuyor yine. Büyük damacanalara basılmış peynir, zeytin görüyoruz. Önlerine gelene veriyorlar. Oysa burada on bir ailenin reisi ölmüş. Köyde bizi gezdiren Kazım Abi anlatıyor;
“Görüyorsunuz. Buraları alabildiğine zeytinlik. Çok şükür zeytini kendimiz basarız. Kendimize yetecek kadar hayvanımız da var. Peynir, süt, yoğurt sıkıntımız olmaz. Mezar taşlarımızda “ Bu kişi açlıktan öldü.” Diye yazmaz hiç. Yiyecek dağıtmalarına, çocuklara aşırı oyuncak getirmelerine kırgınız. Biz geride kalanlarımızı doyurmaktan aciz de değiliz. Bizi dilenci gibi gören kafalara kırgınız. Bir hatır sormanın bize dünyaların kapısını açtığını bir bilseler. Birden içsesim uyanıp, dilleniyor;
“Eyvah! Acaba yanlış mı yaptık?
“Kazım Abi! Biz de bir şeyler getirdik. Çocuklara boş elle gelmek olmazdı. Adettendir. Hem paylaşalım, hem dertleşelim istedik.”
“Yok bacım. Biz artık insan sarrafı olduk. Siz daha içeri girerken anladık. Çocukların adını bile bilerek geldiniz. Gelin soruyor “Baba bunlar beni nereden tanıyor?” Diye. Çocukları öpüşünüzden, gelinlerimizle yakın konuşmalarınızdan hep anladık biz.”
Kazım Abi elimdeki listeye bakıyor.
“Burada eksik var! Elif Kız’ı da görün.” Kazım Abi’ye evleri, aileleri arkadaşlarla bölüştüğümüzü söylemiyorum. Bir eksik olmaz ama bir fazla olsun, ne çıkar ki? Köyün bu bilge adamını kırar mıyım hiç? Önce Selma’nın evine varıyoruz. Bir oğlu, bir kızı var. Henüz yirmili yaşların başında. Ağabeyini, kocasını, kayınını toprağa vermiş. Büyük kayın ile beraber oturuyorlar. Eltisinin de üç çocuğu var. İki göz oda. Beş çocuk, üç erişkin. Kayınbirader işsiz. Selma dert küpüne girmiş, umarsızlıktan çıkamıyor. Yüreği kabarık, susmuyor. Susacak gibi de değil.
“Çocuklarım olmasa çoktan şu kayalıklardan bırakırdım kendimi.” Diyor. Evin arkasındaki koca, yalçın tepelere dalıyor gözleri. Umudun zerresi yok bakışlarında. Gözlerinin feri sönmüş gibi.
Avluda çocukların minicik ayakkabılarına takılıyor gözlerim. Biri ters dönmüş. Kızın belli. Kırmızı, atkılı pabuç.
“Bunlar Yağmur’un mu?” Diyorum.
“Nereden anladın abla?” Diyor. İç geçiriyor. Gülümsüyorum. Kederli bakışlarını içime alarak çıkıyoruz. Yukarı evde Selma’nın babası oturuyor. Henüz altmışlı yaşlarda imiş. Seksen yaşında gibi duruyor. Oğlunu, iki damadını yitirmiş. Yedi torun başına kalmış. Oğlunu toprağa verdikten sonra gelin zamansız doğum yapmış.
“O hiç baba bilemeyecek. Babasına ne olduğunu nasıl anlatacağız? Üç yaşındaki bebesi bile zor hatırlayacak. Daha ne kadar yaşarım bilmiyorum.” Genç bir adam geliyor yanımıza. Büyük oğluymuş. Yeni gelmiş yurt dışından. Alamancı diye düşünürken;
“Afganistan’da çalışıyorum. İnşaat mühendisiyim. Geçenlerde üç mühendis arkadaşımı öldürdüler. Moralim bozuk olduğundan hava değişimine gelmiştim. Geldim kardeşimi, eniştelerimi toprağa verdim. Galiba artık buralarda kalacağım.”
Bir evden bir cenaze çıksa on ev yasa bürünürmüş. Anne atılıyor sözlerine;
“Oğlum gelin girmedik ev olur ama ölüm girmedik ev olmaz! Bizimkiler zamansız öldüler. Bizimkiler göz göre göre öldüler. Daha ölülerimizi, yavrularımızı toprağa vermeden sakallı, cübbeli adamlar bize fetva vermeye geldiler. “Ağlamayın, yoksa ölüleriniz Cennete gidemez!” Diye. Gazete ve sosyal medyadan görmüştük onları.
“Çok kırıldık, üzüldük. Ölen onların değil ya verdiler fetvaları gittiler. Biz toprak altına yatırdıklarımızın acısıyla yanar tutuşuruz. Veren Allah, alan Allah! Bilmez miyiz? Bizim çocuklar ölmedi ki, öldürüldüler.”
Kazım Abi bizi evden eve götürdükçe evrenin tüm yükü omuzlarımızda değil; yüreklerimizde çoğalıyordu. Hangi eve girsek kara kömürün geride bıraktığı is kokulu acılarını içimizde hissediyorduk.
Kınık İlçesi Cumalıköy’e uğruyoruz. İlköğretim okulu önünde Aslı’nın evini soruyoruz. Gençten biri ilgileniyor. Köy delikanlılığının bıçkınlığı var üstünde. Gözleri uykusuz, yorgun, hüzün dolu bakıyor. Önce köy içinde bir yer tarif ediyor. Sonra;
“Ben sizi bırakayım.” Diyor. Sorular soruyor. Biraz tedirgin. Güvenini yitirmiş hissine kapılıyorum. Aslılara gidiyoruz. Biz içeri girip, Aslı ve çocuklarıyla tanışıyoruz. Evin babaannesi dertlerini sayıp, döküyor. Tek oğlu imiş. Başına matem yazması takmış. Kömür karası bir yazma. Kara iplikle oyalanmış.
Oradan ayrılmak için dışarı çıktığımızda bizi bu eve getiren delikanlıyla karşılaşıyoruz.
“Ben sizi yine götürürüm.” Diyor.
“Nereye gideceğimizi biliyor musun?”
“Elinizdeki kâğıttan gözüme çarptı. Dudulara. İsmail Arkan ’ın evine gidiyoruz. İsmail benim babam olur. Ölen Veysel benim bir küçük erkek kardeşim.” Gözleri yaş içinde kalıyor.
Köyün otoyola bağlandığı kavşağa yakın, tarlaların ortasında iki tane derme-çatma eve yaklaşıyoruz. Etraf açıklık. Tepelerin etekleri zeytin ağaçlarıyla dolu. Gencin adı Bihan. Bihan otuz yaşında. O da madende çalışıyor. Dokuz kardeşin altısı madende işçiymiş. Baba İsmail madenden emekli olmuş ama akciğerleri çoktan bitmiş. Sapsarı yüzlü bir adam. Zor nefes alıyor. Anne Menekşe Hanım tülbendinin üstüne kara bir yazma çatmış.
“Üç çocuk deyip duruyordu Başbakan. Üç değil, tam dokuz çocuk verdim ben devlete. Bu zamana kadar hiç birine bir fiske dahi vurmadım. Sevgiyle has yoğurdum ben onları. Yüreklerine korku, dillerine yalan aşılamadım hiç. Gücümüz ne el verdiyse okuttuk. Hep koruduk. Devlet benim bir oğlumu koruyamadı. Devlet hep bize hesap sordu. Okul, askerlik, vergi. Şimdi ben soruyorum; oğluma ne yaptınız? Daha oğluna, karısına doymamıştı. Tütün tarlalarında balya dizdim, ak sütümle besledim.” Menekşe artık kendini sıkmadan, katılırcasına ağlıyordu. Ağlarken bile gözlerinin içi sevgiyle dolu has bir anne vardı karşımızda. Torunu İsmail’e öyle bir bakıyordu ki, ölen oğlu karşısında gibiydi.
Annesinin hıçkırıkları Bihan’ı kahrediyor. Söze giriyor.
“Bizim buralar gördüğünüz gibi abla. Ekme yok, biçme yok. Zamanında pamuk, tütün ekilirmiş. Devlete ait maden ocaklarının yanına özel ocaklar açılınca bizler, çevre köylerin gençleri umut kapısı diye girdik. Ben ilkokul mezunuyum ama ne elimden kitap düşer, ne de memleket sorunlarına duyarsız kalırım. Otuz yaşına geldim. İki çocuk babasıyım. Babamın hastalığı, kardeşimin ölümü beni iş yapamaz durumuna getirdi. Olay olduğu zaman ben başka madende çalışıyordum. Hepimizi oraya yönlendirdiler. Kurtarma ekiplerine yardıma gittik. Üzerine bastığım cesetlerin sayısını unuttum. Hele daha sonra, ikinci gün madene girdiğimde durum daha da korkunçtu. Kolları, bacakları şişerek kopmuş, yanmış arkadaşlarım tanınmayacak durumdaydılar. O gün, bu gün gördüğüm kâbuslar, halüsinasyonlardan doktor “iş yapamaz” raporu verdi. Kardeşim son zamanlarda çıkardıkları kömürün sıcaklığından söz ediyordu. Madendeki ısı artışının nedeninin sıcak kömüre bağlıyordu. Bir H panosu vardır. Bu H panosunda metan gazı yükseldiğinde baş dönmesi, mide bulantısı gibi belirtiler olur. Fazla solunduğunda ölümlere neden olur. Çizelge oldukça yükselmiş. Daha önce bu ısıyı ayarlamak için iki veya üç defa çalışmalara ara verilmişti. Tekrar başladıklarında çavuşlar gaz uyarıcıları devre dışı bıraktırmış. Kardeşim başka bir iş arayışındaydı. Babamın ciğerleri de onu korkutmuştu. Olmadı. Kardeşimin ölümü çılgın, insanlık dışı düzeninin fırtınasında evimizin çatısını uçurdu. Açık çatıdan gökyüzü görünür değil mi abla? Biz oradan da kara toprağı görüyoruz.
Sendika temsilcileri bir gün bile aşağıya, yani madene inip de çalışma şartlarımızı yerinde incelemezler. Bu zahmete katlanmazlar. Türkiye’de sendikacılık ilerleyeceği yerde geriliyor. İktidara göre yasalar çıkarılıyor. Bazen arkadaşlara “Birlik olalım, yasalarda eksiklik ve terslikler var!” Dediğimde bana hep “Haklısın.” Diyorlar. İş sendika temsilcileriyle konuşmaya geldiğinde yanımda, arkamda hiç kimse kalmıyor. Hani Nasreddin Hoca’nın Timurlenk ve fil hikâyesi gibi. Birliğimiz yok ki, dirliğimiz olsun. Maden-İş üyesiyim. Ne dert anlatılır, ne onlar dinler. Abla bunların hepsi patrondan yana. Seçim yapacakları zaman bile seçim sandıklarının yanında mutlaka iş yerinin yöneticileri nöbet tutar. Seçimler öyle tatil günleri falan yapılmaz. Seçimler iş gününde mesai başlarken veya biterken yapılır. Yoksa iş gücü kaybından patron zarar eder.
Benim aldığım maaş böyle köy yerlerinde insanı krallar gibi yaşatır. Ay sonu geldiğinde yaptığım, biriktirdiğim borcun hesabını bilmiyorum. Ben sizlerden fazla temizlik için bütçe ayırmalıyım. Siz başınızı bir kere sabunlarken, ben sizden beş defa, altı defa daha fazla sabun tüketirim. Bunun suyu ve çamaşırı da var. Önümden dere akmıyor ki, çimip, yunayım. İsli, yağlı, kömür kokulu bir bedenimiz var bizim. Abla ben ağır işçiyim. Hem kafada, hem bedende. Günyüzü görmeden dokuz saat kazma-kürek sallamak öyle kolay değil. Bakma sen onların altı, yedi saat çalışıyorlar dediklerine. Ekmeğimizi, katığımızı evden getiririz. Genciz. Hep acıkır, çok yeriz. Ne işveren, ne sendikacılar halimizden anlamaz.
Bak abla! Bu hükümet geldiğinden beri sendikacılığa sekte vuruldu. Çok değil, birkaç yıl önce maden işçileri Ankara’da çadırlar kurup, eylem yapmışlardı. Değişen ne? Bize kırk satırla cevap verdiler abla.
Tamam! Yine iş yapalım, yine burada çalışalım. Çalışalım ama bizler de insanız abla. İnsan gibi yaşamayı hak etmiyor muyuz? Şartlarımız sağlansa, her iki taraf ta kazansa daha iyi olmaz mı abla? Geleceğimizin güvencesi olsunlar be abla! Bak! Ocaklara gidenler azaldı. Herkes korkuyor. Gençler korkmasa bile anaları, babaları izin vermiyor. Çocuklarını yeni cinayetlere kurban vermek istemiyorlar.
Abla! Onlar var ya, onlar? O patronların cepleri doldu. Bizim neyimiz oldu. Kapkara akan gözyaşlarımız. Evlerimiz kül oldu abla. Sevdiklerimizin kemikleri kömürleşecek abla. Sonra o kara topraktan tekrar boy verecekler. Yeşerecekler. Abla sen kitap okur musun? Germinal’i okudun mu? İşte o bizim hayatımızın gerçeği ablam.
Abla bak! Buraya yazıyorum. Çok geçmez tutukladıklarının hepsini salacaklar. Ölenler suçlu bulunacak. Faturası müdüre çıkacak.”
“Yok canım! Salarlar mı?”
“Gör bak abla! Okumuşsun, şehirlisin ama abla çok safsın. Ne oldu Madımak? Ne oldu ülkenin borçlarını sıfırlayan Reza? Ne oldu çocuk tacizcileri? Uludere? Kutular içindeki dolarlar? Para dolu odayla, para sayma makinaları? Öyle fazla okumadık ama hayat üniversitesinden diplomamız parayla, rüşvetle alınmadı. Mezuniyetimiz sağlamdır. Anamızdan, babamızdan sevgi aldık biz. Kıblemiz insan, sevgimiz Allah!
Bugün iktidarlar yalnızca kendilerine düşen görevi yapsa, taşeronluktan sosyal devlete dönüşse fena mı olur? Anlıyorum. Bütün partiler çıkarları için iktidara talip olurlar. Aslında hepsinin halka en iyi hizmet yarışında olması gerekmez mi? Özlenen, beklenen bu değil midir? Başbakan çıkmış, bağırıyor. “Bütün madencilerin fıtratında ölüm var.” Diye. Ben de diyorum ki; bu iktidarda sevgisizlik, hırs, kin, nefret var!”
Bihan birden susuyor. Güneşin batmakta olduğu tepelere dalgın bakıyor. Bu evde dertleri yüklenmemiş kimse kalmamış. Bana bakıyor.
“Abla en çok Yeğenim İsmail beni üzüyor. Dört yaşında babasının maden ocağında çalıştığını sanıyor. Onun için maden toprağın altıdır. Yedisinde mezarı ziyaret ettiğimizde babasının orada yattığını söyledik. Söylemez olaydık. “Babamı bekleyelim eve öyle gidelim” diye tutturdu. Nasıl anlatırız abla? İsyanım çok büyük abla. Sabrediyoruz.”
Vedalaşıyoruz. Ertesi günü Kınık’taki hatim duasına çağırıyoruz. Geliyor. Belki Türkiye’nin en aydın, en bilinçli hocaları dua okuyup, gelen cemaati uyarıyor.
“Ölüm yalnızca madencilere verilmemiştir. Herkes ölecek. Bu bir kaza değil; seri şekilde işlenmiş cinayetlerdir. Sizler dünyanın en zor mesleklerinden birini icra ediyorsunuz. İnsanlığa hizmetiniz çok büyüktür. Hakkınızı aramak çocuklarınıza karşı olan sorumluluklarınızdan biridir!” İç sesim yine uyanıyor. “Bunları devletin başı duysa hemen tutuklar.” Camii dolmuş, taşmıştı. Halk bu konuşmalarla sanki daha bir sakinleşmişti. Camii avlusunda sıraya girmişler; hocaların ellerini sıkıp, teşekkür ediyorlardı. Galiba ihtiyacımız olan psikolojik desteklerden biri de dini maneviyatı yükseltecek doğru ve yerinde konuşmalardı. Yoksa “Ağlamayın! Ölenleriniz Cennete gidemez!” Değildi.
Bizler daha buralardayız. Köyleri dolaşmaya devam ediyoruz. Uykularımız yaşadıklarımızın, gördüklerimizin, dinlediklerimizin üzüntüleriyle katlediliyor. Aklımız Selma’da, aklımız Aslı ve diğerlerinde. Aklımız kemiğine kadar sıyrılmış durumda. Yemek mi? Boğazımızda düğümler katılaştı, çözülmüyor. Geride yılgın insanlar bırakarak, tekrar gelmek üzere buralardan ayrılıyoruz. Evet! Ülkemiz yılgınlar ülkesi oldu.
“Madencinin fıtratında ölüm vardır.” Diyen Başbakan’a soruyorum;
“Sizin mayanızda ne var?”

12 Mar

UTANCINIZ BOYNUNUZDA ASILI KALSIN

UTANCINIZ BOYNUNUZDA ASILI KALSIN!

Eğer utanmanız varsa…
Hırsızlığınız nasıl tescilliyse, katilliğiniz de öyle!
Senin bana “O çocuğun orada olmaması” gerektiğini söyleme hakkın yok! Olamaz!
Ben sana sorarım;
Mısır’da ölen Esma’nın orada ne işi vardı?
Ben sana sorarım;
On üç yaşındaki kız çocuklarının dedeleri yaşındaki adamlarla gerdekte ne işi var?
Ben sana sorarım;
Samsun’da küçük Kübra açlıktan ölürken siz ayakkabı kutularına paraları mı istifliyordunuz?
Ben size sorarım;
Ceylan’ı, Onur’u, Ali İsmail’i, Ethem’i, Mehmet’i, Ahmet Atakan’ı, Serdar’ı, Abdullah’ı ve diğerlerine nasıl kıydınız?
Ben sana sorarım;
Ayaz Bebek donarken neredeydiniz?
Ben sana sorarım; Sibel yanarken neredeydiniz?
Ben sana sorarım;
Onlarca insanı uydurduğunuz paralel yapılanmayla suçsuz yere hapislere gönderenlere neden engel olmadınız?
Ben size sorarım;
Halkı ne zaman böleceksiniz, ne kadar daha böleceksiniz?
Ben sana sorarım;
“Biz kefenimizi giydik.” Diyorsunuz. Yıllardır aynı terane. O kefen artık pislikten kokuşmadı mı?
Ben size sorarım;
Sizlerin beyni, vicdanı, yüreği, dini var mı?
Ben size sorarım;
O ağaçları hangi çıkar adına kestiniz? Siz günah, hadis nedir bilir misiniz?
Ben size sorarım;
Hayırsız veya besleyemediğimiz, sevgi veremediğimiz üç çocuk mu, yoksa hiç çocuk mu? Sizin çocuklarınız var da ne oldular?
Biz size soruyoruz;
Berkin’i neden vurdunuz?
Çok korkuyorsunuz değil mi? “Biz Allah’tan başka kimseden korkmayız.” Diyorsunuz ya? Allah’tan korkulmaz! Allah sevilir. Allah insanoğluna verilen en büyük aşktır. Zaten Allah’ını seven en iyi, en dürüst insandır.
Saklamayın artık! Çok korkuyorsunuz. Yüzlerce korumayla dolaşıp, hala ahkâm kesiyorsunuz. Gazete okumayan, televizyon izlemeyen yüzde elliyle kendinizi korumaya aldığınızı sanıyorsunuz.
Siz ibadet ettiğinizi mi düşünüyorsunuz? Allah’ın yarattığına vur emri vermekle ibadetleriniz yalnızca kan kokuyor.
Düşmanlarınız bile sizden onurlu.
Yunanlı bir genç vardı. Adı Alex. Polis kurşunuyla ölmüştü. Anımsadınız mı? Polis ömür boyu hapse mahkûm edildi, içişleri bakanı onurluca istifa etti. Onurluydu çünkü.
Onların genci genç de, bizimkiler değil mi?
Koltuğunuz bizim çocuklarımızdan, gençlerimizden daha değerli değil. Bizim çocuklarımız en az sizin çocuklarınız kadar değerli!
Siz bizim gözümüzde artık Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil edemeyecek kadar ufaksınız. Oturduğunuz koltuğun kutsallığı, yüceliği adına onurlu bir şekilde istifa ediniz. Halkı daha fazla kine-nefrete-kana bulaştırmayınız.
Biz artık sizin icraatlarınıza değil; cinayetlerinize bakar olduk. O çocukların kanları alnınızda kızıl bir damgaya dönüşüyor.
Sahi! Siz Berkin’den ne istediniz. Ülkeye on altı kiloluk bir çocuk sığmadı mı? Nefretiniz, kininiz kime?
Siz bu ülkede cumhuriyetin varlığıyla yaşıyor, o koltukta oturuyorsunuz.
Siz ne bir Atatürk, ne bir İnönü’sünüz. Olamazsınız da.
“Cihan” bile size ancak altı saniye dayandı.
Haydi!
Gidin artık!
Bugün ülkemizin tüm ocaklarından bir cenaze kalkıyor. O utanç boynunuzda asılı kalacak!
Siz nasıl olsa unutulacaksınız. Berkin ve diğerlerinin veballeri üzerinizde olacak!
Tülin Dursun 11.03.2014

02 Haz

DİRİLİŞ

Bugün 1 Haziran 2013
Bir ağacı bahane ederek sokaklara döküldüğümüzün beşinci günündeyiz.
Bugün- yarın bölüneceğiz korkusuyla yaşarken bir gece ansızın Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Alevi, Sünni, sağcı, solcu, Fenerli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı farklı yollardan Taksim’de birbirimize sarıldık. Onca yıldır hasretliğimizi birkaç saate sığdırarak özgür olmanın tadına vardık.
Artık ok yaydan fırlamıştır. Ok geri dönmeyecektir. Galiba bunun adı “DİRENİŞ” değil; “DİRİLİŞ”tir.
Yıllardır ezilmişliğin edebiyatını yapmaya çalışanların bizleri ezmelerine başkaldırışımızdır.
Dinimize, ibadetimize, eğitimimize, sosyal yaşantımıza, doğuracağımız çocuklarımıza, sanatımıza, yazdıklarımıza, çizdiklerimize, müziğimize baskı yapan, şerh koyan bir erke varlığımızı
gösterme çabasındayız.
İşsizliğin, açlığın sınırına gelmiş yurttaşlarımızın onurlarıyla yaşamasına destek verme çabasındayız.
Dünyanın sayılı adalet saraylarından birine sahibiz ama hukukun çiğnendiği sisteme karşı dik durma çabasındayız.
“Demokrasi getireceğiz.” Diyerek var olanı da yok eden bir zihniyete karşı duruşumuzdur bu.
Türkiye’yi açık hava hapishanesine çevirenlere karşı duruşumuzdur bu.
Ormanlarımızın, milli servetimizin yok edilişine isyandır duruşumuz.
Çocuklarımız için, torunlarımız için, gençlerimiz için kurduğumuz hayallerimizin yok edilmesine karşılıktır duruşumuz.
Dört, beş yıldır kanıtlanamayan suçlardan ömürleri hapishanelerde geçen arkadaşlarımız, vatandaşlarımız için uykulardan uyanışımızdır bu diriliş.
Biliyoruz! Henüz yolun başındayız ama artık uyanığız.
Tülin Dursun

29 Tem

DENİZ GEZMİŞ ve KIRMIZI AYAKKABILARIM

“Akşam yola çıkıyoruz.” Dedi babam.

Benim yakışıklı babam. Annem bizi bırakıp da Almanya’ya gittiğinden beri babam bizim “ALLAH”ımız. Herşeye o karar verir. Yemeklerin en lezzetlisini annemden daha iyi o yapar. O öğretmenimden daha çok şey bilir. Sokakta oyun oynamamıza söz etmez. Kavga edersek canı sıkılır. Dayak yer de gelirsek çok kızar. Benim babam eve kedi-köpek getirmemize kızmaz. Bizden daha çok sahiplenir onları.
 
     “Akşam yola çıkıyoruz.”Dedi babam.
     “Nereye gidiyoruz baba?”
     “İstanbul’a. Yengemin yanına.” Daha önce hiç İstanbul’a gitmemiştim. Çok büyük olmalı. Denizi bizim İzmir’den büyük müdür acaba? İstanbul’da kimler oturur? Okulları, fabrikaları, hastahaneleri, bakkalları çok mu İstanbul’un? İnsanlar nasıl giyinir? Bütün kız çocukların kırmızı fiyonk tokalı ayakkabısı var mıdır? Onların anneleri de Almanya’ya gitmiş midir? Onlar gevrek nedir bilirler mi, yemiş severler mi?
     Babam kardeşim Ufuk ‘la beni Kemeraltı’na götürdü.Kardeşime lacivert- beyaz bahriyeli elbisesiyle siyah sandalet aldı. Bana kırmızı puanlı elbiseyle kırmızı fiyonk tokalı ayakkabı. Elbisemin jüponu dantelliydi hem. Çok güzel. Benim babam çok zengin olmalı.
     Manav Kazım Amca bizi otobüslerin her yöne gittiği büyük bir yere götürüyor. Her otobüs önünde çığırtkanlar var.
     “Bandırma’ya hemen kalkıyor.”
     “Denizli, Denizli.”
Mavi – beyaz bir otobüsün üstünde İstanbul yazısı var. Babam iki kişilik bilet alıyor. İki kişilik yere üç kişi oturuyoruz anlayacağınız. Ufuk dört yaşında daha. Uzun kirpikleri ıslak, ağlamaklı gözlü. Babam evde hazırladığı kuru köfte, haşlanmış yumurta ve ekmeği başımızın üstündeki bölmeye koyuyor. Anımsadığım ilk uzun yolculuğum. Daha önce babamın Şark Hizmeti nedeniyle Sarıkamış’a gidip, gelmişliğim varmış.
     “Yolumuz uzun, uyuyun!” diyor babamız. “Sabah İstanbul’da oluruz.
     Gözümü kapatıyorum. Uyuyamıyorum. Babam dahil bütün amcalar, abiler sigara içiyor. Otobüsün camları açık. Ben nefes alamıyorum. Kardeşimin başı öne düşecek gibi eğilmiş. Ağzının etrafına çikolata bulaşmış. Göz yaşları kirli yanaklarından aşağı ince bir yol yapmış.
     Ne kadar gittiğimizi, aradan ne kadar zaman geçtiğini kestiremiyorum. Sanki bir dağa tırmanıyormuş gibi yokuş yukarı giderken otobüs sarsılıyor.  Muavin abi lastiğimizin patladığını söylüyor. Babam kardeşimi koltuğa uzatıp, aşağı iniyor. Otobüsün radyosu devamlı “Deniz Gezmiş ve Arkadaşları”ndan söz ediyor. Yolcular onlar için dua ediyor.
     Babam bir sigara “tüttürüp” tekrar yanıma geldiğinde soruyorum;
     “Deniz Gezmiş kim baba?”
     “Kimden duydun kızım?”
     “Radyo diyor ki “Deniz Gezmiş ve Arkadaşları hala bulunamamış. Buradaki amcalar da onlara dua ediyor. Ne yapmışlar baba? Yoksa hırsız mı olmuşlar?”
Babam tam bana anlatmaya çalışırken jandarmalar otobüsün etrafını çeviriyorlar. Birileri ön kapıdan, bir kaç jandarma da arka kapıdan biniyor. Herkesin yerlerine oturulması emrediliyor. Önden ve arkadan aynı anda başlayarak nüfus kağıtlarımızı çıkarmamızı istiyorlar. Sıra babama geldiğinde jandarma abi hazır ola geçip, babama selâm veriyor. Herkes babama bakıyor. İşleri bitince yola devam etmemizi söylüyorlar. Şoför babama “komutanım” diyor devamlı. Babam gülüyor.  Arada sırada muavin çocukların suya ihtiyaçları olup, olmadığını soruyor.
     Gece karanlık. Yolları göremiyorum artık. Uyku galip geliyor. Gözlerim kapanmakta. Başımı cama dayıyorum kolumu yastık yaparak.
     Uyandırdı babam yavaşça. Ufuk kucağında.
     “Aşağı iniyoruz kızım. Yanımdan ayrılma!” Etrafıma şaşkın bakıyorum. Herkes inmekte. Yerimden kalkamıyorum. Sol ayağım ön kanepenin altına sıkışmış. Babam kardeşimle inerken ben ayağımı bir şekilde kurtarmaya çalışıyorum. Çok zaman geçmiş olmalı. Babam;
     “Haydi Şafak!” Diye sesleniyor.
     Yine jandarma kontrolü.  Çoluk-çocuk hepimizi otobüsten indirdiler. Sıkı bir arama. Birkaç jandarma el fenerleriyle amcaların yüzüne dikkatlice bakıyor.  Bu karanlık, ıssız yerde iki saatten fazla oyalanıyoruz. Babam İzmir- İstanbul arası on iki saat demişti.
     Tekrar otobüse bindiğimizde gün ışımıştı. Ağaçların, bitkilerin üzeri ıslaktı. Sabah rüzgarı esiyordu. Üşümüştüm. Herkesin uykusu kaçmış, şoför en yakın yerde “çay molası” vermişti. Kardeşim de, ben de tuvalete gitmek istediğimizi söyledik. Otobüsten indiğimizde gözlerim yeni alınan kırmızı fiyonk tokalı ayakkabılarıma takıldı. Sol ayakkabımın tokası yoktu. Koşarak oturduğumuz koltuğun altlarına baktım.
     Yoktu işte!
     Ağlayarak babama ayakkabımı gösterdim. Babam bana;
     “Üzülme kızım, ben yenisini alırım.” Demedi. Onca insanın arasında yanağıma bir tokat attı.
     “Sen nasıl kaybedersin? Neden ayakkabına sahip çıkmadın?” diyerek azarladı. Utandım. Korktum.
     Babam!
     Benim ulu babam!
     Benim iyi babam!
     Benim zengin babam!
Neden bana kızdın? Hani sen yüreği zengin adamdın? Vurduğun tokadın acısı mı, yoksa herkesin içinde azarlanmam mı içimi burktu?
     Bilmiyorum, anlamıyorum.
     Yıllar su gibi akıp, gitti. Babamın bizi kedi yavrusunu ensesinden her yere taşıdığı gibi sahiplenmesi, aramızdaki bağın zincirlerle bağlanması gibi bir şeydi. Ondan öğrendiklerimiz, onunla yaşadıklarımız en güzel deneyimlerimizdi. Sevgiyi katıksız öğrendik biz. Keşke o gün onun emekli maaşının yarısını bizler için harcadığının farkında, bilincinde olacak yaşta olsaydık…
 
     Deniz Gezmiş deyince bugün;
Jandarma, yirmi dört saate varan İzmir-İstanbul yolculuğu, kırmızı fiyonk tokalı ayakkabılarım, sahiplenme ve acısı hiç dinmeyen-unutulmaz “baba tokadı” gelir aklıma.
     Deniz gezmiş yakalandığı gün ise;minicik yüreğimden o an ona duyduğum kızgınlığın yerini ağlama nöbetlerim aldı ve kahrolası kırmızı fiyonk tokalı ayakkabılarım aklıma geldi.
     “Keşke jandarma abilere kırmızı tokalı ayakkabılarımı verseydim de onu yakalamasalardı.”
     Olur muydu ki?
 
 
Can kardeşim, kanım Şafak İşleker’e paylaştığımız güzellikler için…
 
tülin dursun 19.07.2010 foça/bağarası
01 Şub

BARDACIK BAR KARALAMALARI

günâhlarım varsa
eğer;
senden sorsun
yüce…
sevmeyi öğrenemedin…

*      *      *

yılkı atları
bir boyun farkına
yarışta.
önde giden
en yaşlısı
galoba kalkıyor
gururla…

*     *     *

kırılıyor gücüm,
ay bulutlanınca
içimde.
güneşi boyuyorum;
gökkuşağında renk
kalmıyor…

*     *     *

ne aşklar yaşadım
içinden sen
hiç geçmedin.
ocakta tutuşan
alev kıvamında
buz gibiyim…

*     *     *

agave kaktüsü
besliyorum bahçemde;
bundandır
“delice”
sarhoşluğum…

*     *     *

“bardacık” da
bir kadeh
lâl
herb wein.
dipsiz karafaya
dönüyorum sesinden;
şarabında yüzüyorum
beceriksiz…

*     *     *

sabah çıkar
akşam içilen
şarabın kekre
kokusu.
yoksa baş, mide
ağrısı
bahane…

*     *     *

bir yudum sesine
dizeleniyorsa
yalnızlıklar;
kollarında
destanlar yazılır.
Sonra
bağır bağır
okunur
meydanında
eski foça’nın…

*     *     *

dolunay sancılandı,
yürüyüşe
çıkamadım
fikrimdeki
bukağından…

*     *     *

tut gözlerimden,
yakala yüreğine.
gir bedenime;
hücrelerinde
“katıksız” öleyim…

*     *     *

ah benim
şizofren yarim;
aşkın sağaltıyor
deliceliğimi…

*     *     *

ne şairim,
nede yazar;
isyanım
niye?

tülin dursun / 30/ 01/ 2009 eski foça “bardacık kafe” Süreyya Berfe şairime teşekkürlerimle…

© 2018 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)