01 May

TANRILARA HESAP SORULMAZ

 Benim babam çok büyük.

          Benim babam herkesin babasından daha kuvvetli. Dünyanın yükünü sırtında taşır da “ıhh” demez.

          Benim babam çok zengin. Her akşam anneme bir dolu para verir.

          Benim babam her şeyi bilir.

          Hem var ya?

          Benim babam çok yakışıklı. Ben büyüyünce babam gibi biriyle evleneceğim.

 

 

                                        ………………………………………………………….

 

          Biz dört kardeşiz. İki kız, iki erkek. Ablam benden yalnızca on dört ay büyük. Diğerleri erkek. Onlar ikiz. Birbirilerine benzemeyen ikizlerden. Onlar daha dört yaşındalar. Ben bu yıl okula başladım.

          Annem sessiz, kendi halinde, çok güzel bir kadın. İri yeşil gözleri dünyaya mutlulukla meydan okur. Yanak çukurlarında yediveren güller açar. Annem ve babam bizi çok sever. Ben en çok babamı severim.

          Bizim evde televizyon yok. Arada bir komşularda izleriz.

          “Alırız elbet!”Diyor babam anneme üzgün bakarak.

          “Yok Kadir, benim istememden değil, çocuklar komşulara rahatsızlık veriyor. Onlar surat asmaya başladılar.”

          Babam kar-kış demez, her sabah sırtlık takarak evden çıkardı. Akşamları kazandığı paraları anneme verirdi. Babamın ne çok parası vardı öyle? Annemin yemeği hazırlamasıyla hepimiz yer sofrasına otururduk. En güzel zamanlarımız akşam yemeklerinde geçerdi. Babam bizlerle konuşmaya, masal anlatmaya bayılırdı. Ablamla benim derslerimi kontrol eder, her akşam çarpım cetvelini mutlaka tekrar ettirirdi. Biz diğer çocuklar gibi bilmediklerimizi başkalarına sormazdık. Benim babam her şeyi bilirdi.

          Babam bazı akşamlar suratı asık dönerdi işten. Yine de bizimle neşe içinde oynar, kardeşlerimle güreş yapardı.

          Mahallede bize “Gamsız Kadir’in Çocukları” derlerdi. Ne demekti gamsız?

 

 

                                         …………………………………………………………………

 

          Öğretmenlerimiz ablamla benden çok memnundu. Bizi örnek olarak başka çocuklara gösterirlerdi. Babam bildiklerini bize öğretiyordu da ondan. Benim babam ne çok şey biliyordu? Kaç yıl okudu, kaça kadar okudu? Hiç sormadık. O zamana kadar  babam da bize bir şey anlatmadı.

          Yaz gelince babam çalışmaya uzaklara giderdi. Çok özlerdik babamızı. En çok da ben özlerdim. Arada bir eve gelir, bizleri sevip- okşadıktan sonra anneme para bırakır tekrar dönerdi. Babam tekrar gelene kadar annem elindeki parayla idare ederdi. Her ayın başında ev sahibimizin kirayı almaya geleceğini bildiğinden annem telâşa kapılır,  kendi sözcükleriyle “derince” temizliğe başlardı.  Çok aksi bir kadındı ev sahibimiz. Suratı hiç gülmezdi. Her gelşinde evde mutlaka bir kusur bulur, tehditler savurarark giderdi.

 

          Okulların açılmasına bir hafta kalmıştı. Ablam dördüncü, ben üçüncü sınıfa başlayacaktım. Önlüklerimiz eskimiş, renkleri güneşten ağarmıştı. Ben hep ablamın bir yıl önce giymiş olduğu önlükle okula giderdim. Artık benim boyum da ablama yetiştiğinden her  ikimize de yenilerini almak gerekiyordu. Daha ayakkabı, defter, kitap, kaleme ihtiyacımız vardı.

           Babam yaz işinden döndüğünden beri geceleri bir lokantada bulaşıkçılık yapmaya başlamıştı. Sabahları onu öperek uyandırdığımda yağ ve soğan kokularını duyumsardım.

          “Öfff baba! Yine yemek kokuyorsun!”

          Kapkara gözleri çizgileşir, gülerek bana bakarken;

          “ Bak heleee, benim minik kızım kokuları da alırmıııış.” Diye takılırdı.

          Bazı akşamlar lokantanın kaplarıyla bize hiç tatmadığımız, içinde bolca et olan yemeklerden getirirdi. O zaman evde bayram olurdu. Hergün et yiyebilenlerin keyfi bize bulaşırdı sanki.

          Lokanta işinden kazandığı parayla okul için gerekli her şeyimiz alınmıştı. Benim babam çok çalışkandı. O hiç yorulmazdı.

          Babam her hafta sonu bizi gezmeye götürürdü. Gittiğimiz yerler seyirlikti. Hiç para harcamazdı. Her gezide bize mutlaka yeni bir şeyler öğretirdi.

          “Sokaktan bir şey alınmaz, zararlı!” Derdi.

           Benim babam her şeyi bilirdi. O zararlı diyorsa zararlıdır.

          “Anneniz eve gidince size mısır üter. Ütersin  dimi hanım?”

          “Hııı.”

          Annemin “hııı” demesinden evde mısırın olmadığını anlardık. Ses etmezdik. Eve gidince annem bize un helvası çevirir, başından savardı.

 

 

                               ………………………………………………………………..

 

 

          Beşinci sınıfa geçtiğimiz yaz başında anneannem hastalandığından annem ikiz kardeşlerimi de yanına alarak   baba köyüne gitti. Ablamla ben babamla kaldık. Onlar gittikten sonra hemen hergün ağladım. Babam ve ablam ağlamamı  ilk kez annemden, kardeşlerimden ayrı kalmama yorumladılar. Öyle miydi acaba?

          “Kızım ne ağlarsın? Yakında dönerler, ne var bunda ağlayacak?” Ben ağladıkça ablam gülüyor, benimle alay ediyordu.

          “Yaaa babaaaa? Baksana şu kızına!”

          “Ne o sen benim kızım değil misin?” Ah babam olmaz mı? Ben senin kıymetlin değil miyim? Bunu bilmem mi zannedersin? Sen benim hayat verenimsin. Canımsın. Beni ne kadar çok sevdiğini bilmez miyim?

 

          Bir öğleden sonra bakkala gittim. Temmuzun sarı sıcağında ter içinde kaldım. Geri dönerken cılız cüsseme taşıdığım torba çok ağır geliyordu. Birden kasıklarımdan bacaklarıma doğru ılık bir şeylerin aktığını hissettim. Kapıyı açar açmaz elimdeki torbayı kilimin üzerine fırlatarak tuvalete koştum. Çok sıkışmıştım. Külodumu indirdiğimde dehşet içinde kaldım. Bacaklarımın arasından kan akıyordu. Kuzu gibi kanıyordum. Ne zaman, nerede kesmiştim kendimi? Neden hiç canım yanmamıştı? Sabahki ağlamamdan daha sesli ağlamaya başladım. Ablamın kapıya yaklaştığını duydum.

          “Neden ağlıyorsun Botan?”

          “Bacaklarımdan kan akıyor.”

          “Nasıl?”

          “Bilmiyorum.”

          O sırada kapının kilidinin anahtarla döndüğünü duyduk. Ablam babamın kollarına atılarak;

          “Baba Botan’ın bacaklarından kan akıyormuş, ağlıyor.” Dedi. Babamın telaşlı sesiyle tuvaletten çıktım. Yüzü kıpkırmızıydı.  Başımı okşadı. Reyhan’a baktı. Sonra çamaşır sepetinden temiz bir don aldı. İçine eski havlulardan kestiği dikdötrgen bir parçayı iki tarafından çengelli iğnelerle tutturdu.

          “Bunu giy!” Dedi gözgöze gelmemeye çalışarak.

          “Reyhan!”

          “Senin de böyle Botan gibi bacaklarından kan geldi mi?”

          “Yok baba. Ben onun gibi sulu zırtlak ağlamadım ki.”

          “Hem Allah onu cezalandırdı değil mi baba?”

          Eyvah! Galiba ablam haklıydı. Çok ağladığım için cezalıydım.

          Babamın gözlerinde sevgi ve umarsızlık kardeşliği vardı sanki. Divanın üzerine oturdu.

          “Gelin hele şöyle yanıma kızlar.” Yanına yanaşıp, oturduk.

          “Küçük kızlar büyümeye başladıklarında böyle kanarlar. Allah onları cezalandırdığı için değil, onlara büyük ödüller verdiği için kanarlar. İleride en iyi anne olmak için kanatır onları.Aslında bunları size anneniz anlatmalıydı. Üstelik ben önce Reyhan bunu yaşar diye düşünmüştüm. Bunun yaşı, zamanı olmuyormuş demek ki. Okulda öğretmenleriniz erkek olduğu için biz velilerden çekinmiş olabilir. Evet kızlar! Artık büyüyorsunuz. Öyle herkesin yanında soyunmak falan yok! Anlaşıldı mı?”

          Gözlerindeki umarsızlık yerini endişeye, biraz da gurura bırakmıştı. Birkaç gün sonra annem ve kardeşlerim anneannemi son yolculuğuna uğurlayıp, geri dönmüşlerdi. Babam annemler gelene kadar hergün bana temiz külotlar hazırladı. Kirlilerimi yıkadı. Bunların kimseye gösterilmemesini tembihledi. Bunlar her zaman temiz olmalıydı. Ablamın kıkırdamaları beni güldürüyordu. Galiba Reyhan beni biraz kıskanıyordu.

 

 

                                       ……………………………………………………………

 

 

          Yıllar çabuk geçiyordu. Reyhan ve ben liseye başlayacaktık. Köyde lise yoktu. Suriye’ye sınır kasabası olan Reyhanlı’ya taşınacaktık. Babam o zaman ablamın, benim ve kardeşlerimin adının anlamını anlattı. Babam Reyhanlı’da doğduğu için ablama Reyhan adını vermişti. Benim adım ise askerliğini yaptığı Siirt’teki Botan Çayı’ndan geliyordu. İkiz kardeşlerim Fırat ve Aras. Nehir isimleri. Babam daima yaşadığı toprağına, coğrafyasına, insanlarına hayranlığını ve bağlılığını dile getirirdi. İsimlerimiz bir vefa borcunu tamamlamak içindi.

          Büyüdükçe, anladıkça  babama hayranlığım artıyordu. Ayrıca her geçen gün babamın yorgunluğuna, çöküşüne, kamburlaşmasına tanık olmak da beni çok üzüyordu. Reyhanlı’ya taşındığimizdan beri evimize daha az para girdiğinin de farkındaydım. Kolay değildi, biliyorum. Altı kişiydik. Kiradaydık yine. Babam son günlerde Antakya’ya inşaat işçiliğine gidiyordu. Kardeşlerimin çalışmasını istemiyordu. Onlar okumalıydı. Derslerimizden başka bir şey düşünmemeliydik. O çocuklarının sırtında genç yaşta yük görmek istemiyordu. Kendisi nasıl olsa alışkındı. O daha çok yükler bindirirdi sırtına. Kendisi onca yükü taşırken başkalarına asla yük olmamalılardı. Bu dünyada insanın onuru her şeyden önce gelirdi. Bizler okuduktan sonra bir şekilde vatanımıza, toprağımıza borcumuzu ödemeliydik. Ülkemizin son yıllarda durumu belliydi. Yalnızca bizim ülkemiz mi? Bütün dünyada ekonomik kriz vardı.

 

 

                                         ………………………………………………………………….

 

 

Okulların açılmasına daha vardı.  Ağustos ayının sonlarına doğru ramazan başlayacaktı. Annem erişte kesmek için babamdan un istedi.

          “Alırız.” Dedi babam cebine el atarak.

          Ramazanın ilk günleri evdeki kötü durumun sinyalini veriyordu aslında. Bizler neyse de babamın yarı aç oruç tutması gözle görülür çöküşü, annemin çaresizliği bizlerde de yaralar açmaya başlamıştı. Babam üzgündü. Saatlerce  inşaatlerde sıcağın altında kum taşıyor, çimento döküyordu. Babam açtı. O açlığa katlanırdı elbet ama çocuklarına ekmek parası getiremiyordu işte. Patron yevmiyeleri vermeyi hep ertesi güne bırakıyordu. Sahurda annem komşulardan hergün ödünç aldığı erişte ve pestilden yaptığı hoşafla babamın karnını doyurmaya çalışıyordu. Biz babamız açlıktan oruç tutmadığımızı söylemiyorduk. O bizim babamızdı. O yemeliydi. O çalışıyordu.

 

 

                                          ………………………………………………

 

          O gün babam inşaatten biraz erken geldi. Çok yorgun olduğu belliydi. İftar saatine az bir zaman kala anneme;

          “Hanım daha sofra kurulmamış. İftara şunun şurasında on dakika bile kalmadı. Çabuk tut elini!”

          “Hiçbir şeyimiz yoktur ki Kadir. Komşulardan almaya artık çekinirim. Çocuklar da bir şey yemezler.”

          Babam bir şey söylemedi. Suskundu. Utanıyordu.

          “Biraz uzanacağım.”Diyerek küçük odaya geçti.

          Top patlamış, camiin mahyası yanmıştı. Annem bulgur aşını yer sofrasına koymuştu. babamı uyandırmak için bana;

          “Haydi kızım babanı uyandır!

          Kapıyı açtığımda…

          Açmaz olaydım! Babamı o halde görmez olaydım.

          Çığlığım bu kadar korkunç muydu ki bütün mahalleli başımızdaydı?

          Babam. Benim çalışkan babam. Benim onurlu babam çarşafla kendini tavandan asmıştı.

Bize veda etmeden, beni öpmeden asmıştı kendini.

          Babam aç ölmüştü.

          Babam onurlu ölmüştü.

          Babam onca sevdiği ülkesinden, toprağından hesabının kesilmesini beklemeden ölmüştü. Ben babama hesap soramazdım. O benim TANRI’mdı.  Ben onun  kutsal hazinesiydim. Tanrılara hesap sorulmaz!

          Evet! Tanrılara hesap sorulmaz ama  babamın alacaklarına karşılık borçlarını ödemesi gerekenlere söyleyecek çok sözüm var.

          Bana babamı geri verir misiniz?
 
          Tülin Dursun/ Antakya
 
 
         Dipnot: 2010  Yılı Ramazan Ayında evine ekmek götüremeyen bir babanın anısına…

Yorum Yap

© 2019 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)