05 Ağu

AĞAMA MEKTUBUMDUR

Ben dışarıda tutukluyum. Pek yabancısı sayılmam “mahpus”ların. Çok genç yaşta ve meslekten gelen bir merakla, biraz da ödev zorunluluğundan iki kez Sultanahmet Ceza ve Tutukevi ile tanıştım. (Şimdi dünyaca ünlü Four Seasons Hotel)
            Komşumuzun kocası mahpuslara düşmüş diyorlar. Ufacık kızı var. Kocası kızına, kızı da babasına özlemlidir hep. Bir gün anneme danışıyor komşu teyze; “Acaba ben de onlara eşlik eder miyim?” diye. Olur ya! Çocuğu içeri almazlarsa, ya da babasına göstermezlerse? O zaman ben bahçede çocukla ilgilenirmişim.
            “Olur.” diyor annem.
            Ertesi sabah “Görüş Günü”. Komşu teyzenin adını anımsamıyorum. Belki Suzan? Kızı Melike; saçları milyonlarca virgüller kadar kıvırcık, esmer, tombulca bir kız çocuğu. Komşu teyze börek açmış, dolma sarmış erine. Temiz iç çamaşırlarının en pahalısıymış
aldıkları. Annem öyle diyor.
            Üçümüzü de içeri alıyorlar. Sarı badana boyası bazı yerlerde kabarmış ve dökülmüş. Altından beton görünüyor. Küf kokulu, uzunca bir koridordan sonra daha geniş bir odaya alıyorlar bizi. Şişli’den taşıdığımız yiyecek
ve giysileri adeta didikliyorlar.
            “Anne, babam burada mı uyuyor?”
            “Evet bebeğim. Çünkü baban biraz üşütmüş, boğazı iyileşsin diye burada kalıyor. Yakında eve gelecek yine.”
            Yarı duvardan tavana kadar demir parmaklıklar var. Aralarında da kalınca tel örgü.
            Adı okunan odaya geliyor. Birden kalabalıklaşıyoruz. Tel örgüler arasından parmak uçları değiyor önce. Sonra gözlerle yüreklere kayılıyor. Boğazlarda yumruk büyüklüğündeki acılara buğulu sesler karşılık veriyor. Gözyaşları, tembihler arasında bin yıllık özlem giderilmeye çalışılıyor. Melike baba kucağı istiyor. Gardiyan tok ve sert yanıt veriyor minicik yavruya.
            “Yassah!”
            Melike yasağın ne olduğunu anlamadan başlıyor ağlamaya. Birden fısıldamalar uğultuya dönüşüyor. Bir adamı işaret ediyorlar. “Necdet Elmas” diyor biri. Belleğimde hiç resmi kalmamış. Sıfatını tasvirden uzağım şimdi.
            Görüşüne gittiğimiz komşunun kocasına da “Raki” diyorlar. Yıllar sonra bu kişinin Güney Zobu olduğunu öğrenecektim.
            Daha sonra meslek lisesinde (Amiral Bristol Sağlık Koleji, şimdiki Koç Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu) yine bir deneyimim oluyor Sultanahmet’le ilgili.

          “Sübyan Koğuşlarında Cinsel İstismar”
Oraya gidip de, birkaç çocukla konuşma iznini güçlükle ve biraz da üst düzey bürokrat bir amcam sayesinde alıyorum.
          Sonuç?
          Ufacık, cılız bedenime ve de gencecik beynime, yüreğime örselenerek kazılmış utanç ve korku…
          Ve ben daha o zamanlar öğreniyorum; “Koğuşların kanunlarını, hükümlerini.”
Aradan çok geçmiyor Türkiye’nin hapishane ziyaretlerini yinelemem. Bu kez yalnızca ağabeyim için yapıyorum.
Henüz on yedi yaşında asiliği başlıyor yaşama dair, özgürlüğe dair, elde etmek istediklerine dair.
Ben daha sağımı, solumu soğan ve sarımsakla ayırt etmeye başladığımda, arkadaşlarım arasında “solcunun kardeşi” alnımın ortasına kırmızı mürekkeple yazılıyor. Bir çırpıda söküyorum demek istediklerini. Başka bir mahpusta yatan Savaş Kilimci Abim bana bilmek istediğim her şeyi mektuplara dökerek anlatıyor. Ben ağam ile gurur duymayı da öğreniyorum, yalnız başıma ayrık otları gibi büyümeyi de. Onlar anlamıyor beni.
“Mahpusa düşenlerin yakınlarının başı önünde olur!” diyorlar. Gururum daha bir kamçılanıyor.
Ah benim bozuk düzene karşı dimdik duran can dostum, işçi kardeşlerinin göz bebeği, yoldaşı AĞAM. Oktay İşleker!
Ünlü Aktaş Davası’nın tek savaşçısı, Dev Adamım benim!
Mahsusmahalin kıdemlisi AĞAM!
          Fikirlerinden yediğin dayaklardan yüzügözü şiş ve mosmor karşılamıştın ya beni? Hani görüşümüze yasak koyduklarında? Hani üst koğuşun demir parmaklıklarına ellerinin acısından
tutunamayıp da düştüğün gün?
         “Gülüm, sen üzülme! Seni alır da giderim ama senin için burada ölürüm de!” dediğin gün.
          Ve sen ne içeride, ne de dışarıda tu
tunamayıp gittin be AĞAM!
          Anımsar mısın ağam; sosyal bilimler ve davranış bilimlerine düşkünlüğümü, susuzluğumu?
Yok oluşunun; beni, çocuklarını ve işçi aileni terk edişinin üzerinden tam üç yıl geçti. Ben yine “mahpus” yollarındayım. On altı ay uğraştım gerekli izini alabilmek ve çalışmalarımı tamamlayabilmek için. Bu kez yolum yarı açık ceza ve tutukevi oldu. Denetimli serbestliğin ne olduğunu öğrendim. Yoksa ben de “denetimli serbestlerden” biri miyim?
Anketler yaptım. Onlarla tanıştım. Her suçtan birileriyle konuştum. Onları anlamam, tanımaya çalışmam hiç zor olmadı. Kendimi onlar gibi hissetmeye bile başlamıştım oradan ayrılırken. Aramızdaki cinsiyet farkını hiçe sayarak saygıyla, merakla yaklaşmaya çalıştılar bana. Olgun ve bilinçli tutum ve davranışlar karşısında, özellikle de uzun zaman orada bulunanların inançları, hayalleri ve özlemlerinin büyüklüğü karşısında bazılarına hayranlık duydum.
Kendilerine göre haklı, kanunlara karşı haksız olsalar bile insandılar ve insanca yaşamayı da hak ediyorlardı. Hiçbir canlı hak ettiğinden daha azına sabır gösteremez. Bunların sabırları, yıllar sonra gelecek olsa bile hayalleriydi.
Yüz kişi arasında yaptığım anketten bir beni çok yordu.
Cinayetten yatıyordu. Dört yıl önce başka bir şehirden buraya nakledilmiş
ti. Daha on dokuz yılı vardı.
          Ağam!
Hani suçluluğun kesinleşince seni hapise göndermeden önce sağlık kontrolü yaparlar ya?
         Yok ağam! Yok öyle şey…
         Sıradan bir muayene sonrası hemen götürüyorlar adamı. Adamın (tanı koymaya hakkım olmadığı halde) ruhsal denge bozukluğu gözlerinden okunuyordu. Takınçları almış başını gidiyor. Her an zarar verebilecek bir tipi var. Belli yeri orası değil. Akıl ve ruh hastalıkları servisleri.
Daha bu çalışmalar iki yıla yakın sürecek. Sonucunda tespit ve görüşlerimi Adalet Bakanlığı’na rapor etmem gerekiyor. Benden önce de yapılmış bunlar, daha sonra da yapılacak elbet. Biliyorum ve eminim ki, benim dosyamda arşivlerde bir yerlerde yerini alacak. Kim bilir belki de hiç okunmadan.
        Olsun AĞAM!
Ben, bana düşen görevi tam yapmanın huzuruyla dolaşacağım.
Bilir misin AĞAM; ben “DIŞARIDA BİR TUTUKLUYUM”
Evet!
Tutukluyum!
“Gölgem hep peşimde. Ama volta atarken, mahpus bahçesinin yüksek duvarlarından güneşi de doğdururum, ateş çiçeklerimi de sularım hayallerimde.” demiştin.
İşte AĞAM, ben senin o özgür “gülün” olamadım AĞAM.
Dışarısı da benim gibi tutuklularla dolu. Belki biz fazlayız onlardan.
Katı kurallara yakalandım, hüküm
giydim müebbet yaşamaya.
Ben DIŞARIDA BİR TUTUKLUYUM
 
Tülin Dursun  Mahsus Mahal/2008 şubat

Yorum Yap

© 2020 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)