23 Tem

ZABİTİN PİÇİ

Ben demiyorum. Onlar, o göçmen çocukları beni böyle çağırıyorlar. Babamın dediğine göre onlar beni de yanlarında görmek, benimle oynamak istediklerinden “Zabitin Piçi” diye çağırıyorlarmış.

- Alıntılanan metni göster -

Babamın görevli olarak bulunduğu bu köy, dedemin orman memuruyken yerleştiği Kemerburgaz’dı. O zamanlar köydü. Belgrad Ormanları’nın hemen girişindeydi. Köye giriş-çıkışta tarihi çok eskilere dayanan, sonradan Mimar Sinan’ın da ilaveler yaptığı bendler, çeşmeler, kemerler bugün bile bütün görkemiyle ayaktalar.

Ben bu köyde, dedemin evinde dünyaya gelmişim. Karlı, soğuk bir şafak vakti. Ezan okunuyormuş dediklerine göre. Sülâlemin ilk kız torunuyum. Kız çocuklarının bilmem kaçıncı sınıf vatandaş olarak görüldüğü bir ülkenin sıradan bir köyünde dünyaya gözlerini açan ben, büyük bir şenliğin ortasına geldiğimi çok sonraları öğrendim.

Babam Hasdal’da subay, annem ise köy öğretmeniydi. Benden beş yaş büyük ağabeyim vardı. Ağabeyim annemin, ben ise babamın ve akrabalarımın biriciğiydim. Doğduğum zaman babam bana kestane ve kavak ağacı karışımı bir bebek yatağı yapmış, ağabeyim aylarca benim yanımda yatmış.( Daha sonraları ben ağabeyimi kıskanacaktım.)

Ben doğduktan birkaç ay sonra babamın Trakya tarafına Hadımköy-Hoşdere’ye tayini çıkmış. (Hadımköy’ün eski adı “Hâdim Köy”müş. Hâdim hizmet eden anlamına gelirken dil değişikliği köyün adını hadım etmiş.)

Adından da anlaşılacağı gibi köy çok hoştu. Köyün ortasında kocaman bir yalak bulunurdu. Çeşmesinden buz gibi su akan bu yalakta akşama doğru otlamaktan gelen hayvanlar da nasiplenir, su içerlerdi. Hayvanları otlatan çoban köye gelir gelmez sırtından kebesini çıkarır, köyün tek kıraathanesinde radyo dinlerdi. Hayvanların sulandıktan sonra tek başlarına ahırlarının yolunu tutmasını hayranlıkla izlerdim. Çeşmenin tam karşısında büyük, taştan bir ev vardı. Biraz tepeye doğru olan bu evin avlusunun alt tarafı hayvanlara ayrılmış bölümdü. Yerlerde çakıl taşlarından yapılmış motifler avluya ayrı bir güzellik, ferahlık verirdi. Güneş bu taşlara vurduğu zaman ortaya çıkan renk cümbüşünü seyre doyum olmazdı.

Bu büyük, taştan ev İsmail Ağa’nın eviydi. Aklımda kaldığı kadarıyla İsmail Ağa kırık-çıkık işlerinden anlardı. Evin avlusu şehirden, kasabalardan ve diğer köylerden gelen hastalarla dolu olurdu.

İsmail Ağa’nın oğlu ağabeyim yaşlarında, çelimsiz, sarışın, yeşil gözlü bir çocuktu. Namık’la ağabeyimin oynamaları beni kıskançlıktan deliye döndürürdü. Hiç arkadaşım yoktu. Kimse benimle oynamıyordu. Kimsenin bana ayıracak zamanı yoktu. Ben hem ağabeyimle, hem de Namık’la oynamak istiyordum. Hep o güzel, büyük, taştan eve gitmek istiyordum.

Köyde çamaşırlarımızı yıkayan Merdiye Teyze vardı. Haftanın bir günü bize gelirdi. O geldiği günler avluda ateş yakılırdı. Dışı isten simsiyah, içi kalaylı bakır kazanda su kaynatılırdı. Bakır leğenler yere dizilir, önce beyazlar üç su yıkanır; durulanırdı. O zamanlar çivit denen mavi, ufak küp kalıplar halinde toz suda eritilir, beyaz çamaşırlar son bir defa bu sudan geçirilirdi. Avluda bir direkten diğerine gerilmiş olan çamaşır ipleri sabunlu bir bezle silinir, beyaz çamaşırlar güneşten nasibini almak için asılırdı. Güneş gören bu çamaşırları giymek, çarşaflarında uyumak çok sağlıklıydı.

Yine birgün çamaşır günümüzdü. O zamanlar babamın emireri olan Aziz Ağabey eve yakacak odun getirmişti.Odunlar uzun ve büyük olduğundan balta gerekliydi. Annem ağabeyimi İsmail Ağa’lara balta almaya yolladı. Balta geldi. Aziz Ağabey odunları kırdı. Büyüklerini de yardı. Merdiye Teyze ateşi yaktı, kazanı ocağa koyarak eve girdi. Baltanın işi bittiğinden annem ağabeyime baltayı geri götürmesini söyledi.

Biliyorum!

Ağabeyim baltayı verdikten sonra orada kalıp, Namık’la oynayacaktı. Ben evde yine yalnız kalacaktım. Babamın işten gelip, benimle oynamasına daha çok vardı.

“Anne, baltayı ben götüreceğim!”

“Sen daha küçüksün, taşıyamazsın!” Dedi annem.

“Taşırım anne.”

“Namık benim arkadaşım, ben götüreceğim.” Dedi ağabeyim.

Ağabeyim elimden baltayı çekti. Çok sıkı tuttuğum için alamadı. Ben ufak, cadı kız çocuğu baltayı vermiyordum. Aramızdaki çekişmeden öfkelenerek bir yandan ağabeyimi tekmeliyor, diğer yandan yüzüne tükürüyordum. Balta benden büyüktü. Balta çok ağırdı.

Birden ne oldu?

Nasıl oldu?

Anlamadım. Balta sol ayağımın iki parmağını koparmıştı. Baş parmağımı ise sadece bir deri parçası tutuyordu. Her tarafım kan içindeydi. Ben hem suçlu, hem güzlü avazım çıktığı kadar bağırıyordum.

“Anneeee, koooş! Jandarmaya haber ver, ağabeyim beni öldürüyoooor!”

Sonra?

Belleğim ihanetlerde. Anımsamıyorum. Annem babama haber salmış. Tez gelmiş babam. Askeriyeden gelen doktor amca ilkyardımını yapmış. Hadım Köy’e götürmüşler beni. Parmaklarım dikilmiş Daha sonra kırık olduğu için alçıya alınmış sol ayağım. Alçı ne kadar kaldı, neden herkes üzgündü bilmiyorum. Hatırladığım babamın hep yanımda olduğuydu. Kendi yaptığı kemanıyla bana dünyanın en güzel şarkılarını çalıyordu. Arada bir doktor amca beni ziyarete gelir, ayağımı yoklardı.

Birgün alçım açıldı. Annemin bir anda yere yığılışı dün gibi sanki. Babamın buğday teni kara-yeşil olmuştu.

Korktuğum başıma geldi.” Dedi kocaman doktor amca.

Neden korkuyordu ki?

Uzunca konuştular.

Üç gün sonra annem bana teyzemle teyyareye binip, gezmeye gitmek isteyip, istemediğimi sordu. Hem oralarda teyzemle çok eğlenecekmişiz.

Teyyare!

Bazı zamanlar bizim köyün üzerinden geçerken görmüştüm. Çocuklar her teyyare geçişinde okulun bahçesinden yukarılara seslenirdi.

“Teyyare Babaaaa! Bize bilet aaaat!” Hiç anlamazdım biletin ne olduğunu. Evin avlusundan ben de onlara katılırdım. Hem teyyare çok ufacıktı. Nasıl sığardım ben onun içine?

“Sen uzaktan onu ufak görüyorsun. Yakından kocaman. Hem içine çok insan alıyor.” Dedi babam.

“Nereye gidiyoruz?”

“Fransa’ya.”

Sonra öğrendim. Fransa’da oturanlar bizim gibi konuşamıyormuş Teyzem onların her dediğini anlarmış.

Çok uzun kaldık Fransa’da. On ay olduğunu söyledi teyzem.

Sol ayağım alçıdan çıktığında kara-mordu. Kesmek için karar aldıkları gün doktor amca Fransa’da bir hastahanenin ve doktorun adını yazdırmış babama. Askeriye benim bütün masraflarımı karşılamış ama teyzemin giderlerine karışmamış. Babam Adana Kozan’daki dede yadigârı tarlasını satmış aceleyle. Yetmemiş parası. Eksik kalan parayı da bulmuş sonunda.

“Asla satmam’” Dediği kemanını çok ünlü bir kemaniste satmış.

Ben bir daha babamın keman çaldığını, kemandan söz ettiğini anımsamıyorum. Ben babamın keman çalışını hep özledim.

Babamın tayini tekrar Hasdal’a çıkmıştı. Doğduğum köye geri dönmüştük. Bana anlattıkları Kemerburgaz hayal ettiğim gibiydi.

Toprağının verimli, suyunun bol olması nedeniyle köy halkı tarımla, hayvancılıkla geçiniyordu. Mubadele ile gelen göçmen halktı yaşayanların çoğu. Kavala’dan, Selanik’ten, Karacaova’dan gelmiş insanların hepsi ayrı lisan konuşsalar da Türkçe biliyorlardı. Bana konuşmaları bir tuhaf gelse de bu tertemiz insanları çok seviyordum Çocuklarını değil!

Dayılarımın atları vardı. Sıksık ava gider, mevsimine göre yaban domuzu, keklik, ayı avlarlardı. Eve getirdiklerini hiç görmedim. Büyük dayım her sabah onları okşar, sever, yemler, tımar eder güne öyle başlardı.

Dayılarımın atları!

Ahır!

Ahır benim küçücük dünyamın hayaller ülkesiydi. Oyunlar oynardım bu toprak ve tezek kokulu yerde. Önce uzun saplı, ormandan toplanan fundalarla yapılan “çalı süpürgesi”yle etrafı kendime göre temizler, zemin toprak olduğu için büyüklerimden gördüğüm gibi yeri sulardım. Ahır girişinin hemen yanında atlara ait eyerler, battaniyeler, dizginlik, yular ve üzengiler dururdu.

Evimiz ahırla aynı avluda olduğundan annem avlu kapısını daima kapalı tutar; benim sokağa kaçmamı önlerdi. Be zaten ahırdan çıkmak istemezdim ki!

Neden telâş ediyorlardı, anlamazdım.

Ahırda soğuk kış geceleri hayvanlar üşümesi diye hafif bir ateş yakılırdı. Dayım gece boyunca yangın çıkar korkusuyla atlarını yoklardı. Atları dışarıya çıkardıkları an ahır bana kalırdı. En mutlu saatlerim orada geçerdi. Bilirdim ki babam işten çıkar, çıkmaz ahıra uğrayacak; benimle evcilik oynayacaktı.

Ben anne olurdum. Babam da baba olurdu. Yıkanmaktan sağlam kalan saman bebeğim kaldıysa eğer, çocuğumuz olurdu. Çocuğumuz babasından hep oyuncak isterdi. Bebekten başka da oyuncak bilmezdi. Babam benim sözlerime çok gülerdi. Kızardım.

“Baba yaaaa!”

Birgün babam bana şehirden oyuncak bir tencere getirdi. Mavi. Plastikle ilk tanışmamdı. Bütün gece uyuyamadım. Hayaller kurup, durdum. Pencereden gördüğüm, bana hep;

“Zabitin Piçi” diye seslenen çocuklara yaranmak, onlarla arkadaş olmak için mavi tenceremle yemek yapacak, onları misafirliğe çağıracaktım. Belki artık bana “zabitin piçi” demezlerdi, kimbilir?

Ertesi sabah erkenden ahıra gittim. Dayılarım atları da alarak gitmişlerdi. Etrafı temizledim. Her zamanki gibi yerleri suladım. Ocakta geceden kalan külü eşeledim. Altta ateş vardı daha. Ateşin üzerine üç ayaklı, demirden, üzerine kazan, tencere, çaydanlık koyduğumuz sacayağını yerleştirdim. Mavi tencereme su koydum. Evden bulduğum beş-on adet kuru fasulyeyi suyun içine attım. İyice kızmaya başlamış olan sacayağının üzerine tenceremi ateşten korkarak koydum. Mavi, plastik tencerem önce yamuldu, sonra da pis bir koku salarak, simsiyah-ufacık bir şekle girdi. Sacayağının üzerine yapışan tenceremden geriye isli bir alev kaldı.

Mavi tenceremle daha fasulye bile kaynatamamıştım. İkramımdan mahrum arkadaşlarım hiç yanıma gelmeyeceklerdi artık. Yine arkadaşsız kalmıştım. Olsun! Babam vardı. Onunla oynardım.

Sahi ben babama şimdi ne diyecektim?

Ben babama evlenene kadar bir şey diyemedim.

Annemle babam ayrılmışlardı. Benim için çok sevdiği kemanını satan, bana oyuncak mavi tencereyi alan babamı uzun yıllar görmeyecektim.

Annem babamdan ayrıldıktan üç sene sonra kanserden öldü. Ben yatılı okula girdim, ağabeyim Kuleli Lisesi’ne.

Ayrık otları gibiydik. Sevgiye sırnaşıktık. Hepsini özlüyordum Karanlık bir yerdeydim sanki. Ben babamı daha çok özlüyordum.

Yıllar sonra evlendim. Çocuklarım oldu.

Birgün babam beni buldu. Telefondaki ses çocukluğumun kemancısının sesi, yalancıktan kocamın sesiydi. İstanbul’a yerleşmiş emekli olduktan sonra. İlk işi sol ayağıma bakmak oldu. Hasret giderdik. Torunlarını kokladı evlat kokusu diye. Birbirimizi hiç sorgulamadık.

Karşılaşmamızdan bir buçuk ay kadar sonra babam ikinci kalp krizini geçirdi. Bana haber verdiklerinde Haydarpaşa Numüne Hastahanesi’nin acilinde sedyede yatıyordu. Elleriyle beni sıkıca kavradı. Meslek alışkanlığından olacak, bir elimle saçlarını okşarken diğer elimin parmaklarıyla nabzını sayıyordum. Nabzı giderek zayıflaşıyordu.

Hırıltılı, derinden bir nefes daha…

Nabız yok!

Üç-beş seneye sığdırılmış iki büyük anı, asırlarca unutulmayacak bir sevgi…

Keman sesi,

Mavi, plastik tencere,

Sevgiyle gülen gözler,

Benim için asla unutulmayacak iki anı…

Bu benim babam…

Ben “Zabitin Piçi”

Yarım asrı devirirken babamı hiç unutamadım. Unutturmadılar. Beni halâ Kemerburgaz’ın küçücük kız çocuğu “Zabitin Piçi” diye çağırırlar. Sonradan beni bağırlarına basmış göçmen arkadaşlarıma “Zabitin Piçi”nden selâm

Tülin Dursun’dan unutamadığı babası Şükrü İşleker’e…

Kızlar ve Babaları-Paradigma Yayınları 2011

Yorum Yap

© 2019 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)