26 Eki

DOKTOR OĞLUM

Sabah
hayır dualarıyla, üniversite sınav sonuç belgesi elinde olan oğlunu dayısına
yollamıştı. Bunca emek vermişti dayısı yeğenine. İlk muştu onundu elbette.

          Yıllar önce kocası ve büyük oğlu trafik
kazasında ölmüşlerdi. Necati kadının nefes alma gücüydü, nedeniydi.

Dayısında
bir gece kaldıktan sonra kayıt için İstanbul’a gidecekti.

          “Yarın akşam dönerim anne!” Dedi
delikanlı.

          Ertesi gün Perihan Hanım oğluna en
sevdiği yemekleri yapmak için semt pazarına gitti. Elindeki parayla filesini
doldurmak pek mümkün değildi. Akşama doğru gitmesi demek; daha ucuz sebze,
meyve alması demekti. Esnaf Perihan Hanım’ı seviyor ve sayıyordu. En çok da
saygı duyuyorlardı. Arada sırada kadıncağızı incitmeden filesini
dolduruyorlardı. Her ne kadar erkek kardeşi ablasının üzerinden elini
çekmiyorsa da, durumları pek iç açıcı değildi.

          Allah ne verdiyse koymuştu masaya.
Oğulcuğu, biriciği, Necati’si doktor çıkacaktı. Ahh rahmetli babası, ağabeyi de
bu günü görselerdi keşke. Perihan Hanım’ın içi içine sığmıyordu. Sabahtan beri
bir gariplik hissediyordu duygularında. Nefes almak, bağırmak istiyordu.
“Sevinçtendir.” Deyip hayırlara yordu. Yine de her an kötü bir şeyler
duyacakmış gibi kulağı kapının zil sesindeydi. Henüz gelen, giden yoktu.
Kardeşini aradı.

          “Yok, ablam, Necati sabah erken çıktı
yola. Dur bakalım, telâş etme! Genç adam artık o. Bir yerlere, arkadaşlarına
falan takılmıştır belki. Gelince beni ara ablam. Kulaklarını bir çekeyim
keretanın.”

 

          O gün, bugün Necati’den bir haber
alınamadı. Kayıptı. Perihan Hanım ve kardeşi yıllarca Necati’nin ölüsünü, dirisini
aradılar. Yer yarılıp, içine girmişti sanki. Aslında öldüğü haberini almışlardı
ama morgda gördükleri Necati’nin ölüsü değildi.

          Yaşadıklarında bir yanlışlık vardı.
Allah bu kadar yüklenmemeliydi.

          Ne hayalleri vardı? Hepsi geride kalmıştı
artık. Yaşamak bu olamazdı. Yine de ellerini yukarıya uzattı kadın:

          “ İsyan etmek şöyle dursun, Allah’ım
bana sabrından bir parça ver. Rüyalarımda olsun onlarla olmam için bana yol
göster!”

    

          Buruk kalbi her gece gördüğü rüyalarla
ve karabasanlarla iyice yorulmuştu. Aradan geçen on beş yıl Allah’a tüm
ısrarlarına rağmen ecel ona kapısını açmıyordu işte.

          Yine kalbi sıkıştırmıştı. Sigarayı da
arttırmıştı son günlerde. Komşusunun ısrarıyla üniversite kliniğinin kardiyoloji
servisinde sıra bekliyordu. Yanyan dizili odaların kapılarının sağ tarafında
doktor isimleri yazılıydı. Kendi sırasında durduğu kapının üstendeki ismi
hecekeyerek okudu. “Dr. Ne-ca-ti Uy-gur.” Yineledi okumayı. Dr. Necati Uygur!
Bu isim on yıl önce ölen oğlunun ismiydi. Bu nasıl bir rastlantıydı?

          “Takdirinden sual olunmaz Yarabbim!”

          Sıra kendisine geldiğinde heyecanla
içeri girdi. Yok! Hayır! Bu oğlu değildi.

          “Neyin var teyze? Geç şöyle otur da
anlat hele?”

          “Uzun yıllar sol omuzumda bir ağrı
var oğlum. Parmaklarıma kadar uyuşuyor.

          Doktor kadını dikkatlice muayene
ettikten sonra giyinmesini söyledi. Yavaşça giyindi kadın. Hırkasının
düğmelerini iliklerken, bir yandan oğlu Necati’nin adını taşıyan bu genç doktoru
süzüyordu.

          “Bak teyze, şimdi sana bir-iki ilaç
yazıyorum ama buna güvenme! Bunlar seni birkaç ay idare eder. Üç ay sonra
mutlaka bir anjiyo gerekiyor. Bunun için seni kalp cerrahisine sevk etmeliyim.”

          “Aman oğul, bu saatten sonra
uğraşmayın benimle!”

          “Olur mu anacığım? Adın ne senin?”

          “Perihan Uygur.”

          “!”

Genç
doktor bir an irkildi. Sorusunu yineledi.

          “Perihan Uygur oğlum.”

          Doktor gizli bir merakla yaşlı kadını
süzüyordu. Yaşlı kadın da oğlunu hayal ediyordu. “Necati’m de bu yaşlardaydı. Kaybolmasaydı
belki anasını o muayene eder, derdime çare olurdu.” Bu genç delikanlı oğluna
hiç benzemiyordu.

          “Çocukların yok mu senin teyze?”

          “Var olan şu an beni cennetin kapısında
beklemekte. Bir tanesi de on beş yıldır kayıp. Ne ölüsü var elimde, ne dirisi.
Şimdi bir başıma onlara kavuşacağım günü beklerim. ”

          “Ne oldu teyze?”

         

          Doktor kıpkırmızı bir yüzle yaşlı
kadının reçetesini ve sevk kâğıdını imzalarken, yan gözle kadını izliyordu.
Kağıtlar ellerinden kayıyor gibiydi. Genç doktor titriyordu.

          “Üzüldüm anacığım. Ben de bir oğlun
sayılırım senin. Başın ne zaman derde düşerse gel bana!”

          “Sağol oğlum. Allah dert yüzü
vermesin sana!”

          Reçeteyi ve sevk kâğıdını alan kadın,
son bir defa doktorun yüzüne baktı. Gizli bir yüz vardı gözlerinde.

          Kadın odadan çıkınca oturduğu yerde
kalakaldı doktor. Hemşireye bugün daha fazla hasta bakamayacağını söyleyerek,
önlüğünü çıkardı. Odadan çıktı. Her tarafı kasılmıştı. Eziklik, pişmanlık ve
utançla karşılaşmıştı. Yaşadığı bir kâbus muydu?

 

 

                         
……………………………..

 

 

          Taner bu aileye evlatlık verildiğini
öğrendiğinde hiç de şaşırmamıştı. Evdeki sevgisizlik iklimini küçük yaşlarından
beri hissediyordu. Yaşadığı şeyler diğer çocuklarınkinden çok farklıydı. Ne
yaparsa yapsın, karşılığında aşağılanma ile karşılaşıyordu. Hele babası.

          Ortaokula başlayacağı yılın yaz
aylarıydı. Bakkala giderken arkadaşlarının top oynadığını gördü. Karıştı
aralarına. Ekmek, bakkal aklından çıkmıştı Taner’in. Ter içinde kalmıştı
koşuşturmaktan. Bir de gol atmıştı fiyakalısından. Arkadaşları coşkuyla
etrafını sarmışlar, karşı takıma laf yetiştirmeye çalışıyorlardı. Karşı takım
itiraz etti önce.

          “Oğlum, Taner takımı kurduktan sonra
oyuna katıldı. Golü sayılmaz ki!”

          “Nedenmiş o? Taner her zaman bizim
takımda değil mi? Bal gibi sayılır o gol.”

          Beşerden on kişi. İki takım her zamanki
kavgalarına tutuşmuşlardı yine. Karşı gruptan irice bir çocuk işi iyice
azıtarak Taner’i iteklemeye başlayınca mahallenin bütün çocukları kavgaya
başladılar. Büyüklerden karışan kimse yoktu. Onlar çocuklarının biraz sonra
hiçbir şey olmamış gibi oyuna devam edeceklerini biliyorlardı.

          Taner birden birinin ensesinden
sertçe kavradığını hissetti. Tokadı atan babasıydı.

          “Eyvah!” Diye geçirdi içinden. Ekmek
almaya diye çıkmış, oyuna dalınca da unutmuştu. Babasının bu satte eve döneceğini
hesaba katmamıştı. Yanmıştı Taner.

          Eve daha adım atar atmaz babası
tekrar Taner’in üzerine çullanmıştı. Tokatların, tekmelerin ardı arkası
kesilmiyordu.

          “Yapma efendi!” Dedi anası.

          “Ya benim istediğim gibi adam olacak,
ya da dayaktan geberip, gider. Yeter artık elalemin piçine onca yıl
baktığımız.”

Adam
burnundan solumaya devam ediyordu. Keskin şarap kokusu odanın bir ucundan
hissediliyordu. Belli ki yine iş yerine meyhanedeydi.

          “Sus efendi sus! Rezil oluyoruz konuya,
komşuya. El kadar çocuk, girme garibin günâhına. Dalmış işte oyuna. Adı çocuk
zaten.”

          “Ben daldırırım onu.” Adam susmak
bilmiyor, ağzına geleni söylüyordu.

          “Hadi yavrum, kalk ellerini sabunla.
Daha fazla kızdırmayalım babanı.”

          Başı önünde, düşünceliydi Taner. Babası ne
demek istemişti acaba? “Elalemin piçi miydi gerçekten? Canı yemek çekmiyordu.
Gece bitmek bilmiyordu. Her uykuya dalışında bir kadının kucağında buluyordu
kendisini. Taner ufacıktı rüyasında. Elinde oyuncağı vardı. Sonra yabancı
kadının karnından içeri giriyordu sessizce. Kadın karnını ovalıyordu
okşarcasına.

          “Anne!”

          “Ne var oğul?”

          “Ben sizin öz oğlunuz değil miyim?”

          “Olur mu oğlum?”

          “Peki, o zaman babam niye öyle dedi
beni döverken?”

          “Sinirindendir.”

          Sustu Taner. Babasını hiç sakin
görmemişti ki. Taner babasının bir defa bile başını okşadığını, diğer babalar
gibi ona  “aslan oğlum benim” dediğini hiç
duymamıştı. Bir şeye ihtiyacı olduğunda annesi babasından gizli alıyordu. Baba
sorduğunda ise komşu çocuklarının küçülmüşleri olduğunu söylüyordu. Annesinin
üvey olduğunu hiç düşünmemişti Taner. Babası bu adam olamazdı. Taner yıllarca
sürecek olan suskunluğa girmişti.

          Liseye devam ettiğinin ikinci yılında
öz anne bildiği kadını kanserden kaybedince duvarlarının yıkıldığını hissetti.
Derslerine daha sıkı sarıldı Taner. Gelecek yıl üniversite sınavları vardı.
Babası olacak adam dershaneye göndermediği gibi okulu da bırakmasını istiyordu.
Okul çıkışı çalıştığı bakkaldan kazandıklarıyla dershaneye gitmesine imkan
yoktu. Eve daha doğrusu babalığına içki parası götürmek zorundaydı. Yine de bu
sevgi yoksunu adama yaranamıyordu.

          Taner yapmak istediklerini hep
ertelemek zorundaydı. Ders çalışma olanağı kısıtlı bile olsa üniversiteye
kapağı atmanın yolunun çok çalışmaktan geçtiğini biliyordu. İşin içinden nasıl
çıkacağını bilemiyordu.

 

                             
******************

          Sınav beklediğinden daha kolay
geçmişti. Neticeyi beklemek sanki yıllarını almıştı. Sınav sonuçları
açıklanmıştı. Gazetelerin gece yarısı ilk baskılarını almak için evden gizlice
çıktı. Nasıl olsa babası sızmıştı. Ruhu duymazdı. İki değişik gazete aldı
Taner. Pantolonun cebinden bir kağıda yazdığı üniversite giriş numarasını
çıkardı. Meydandaki çay bahçelerinden birine oturdu. Işığı bol olan masaydı bu.
Bir gazoz istedi garsondan. Gazetenin sınav-sonuç ekini masaya yaydı.
Numarasını tıp fakültesini kazananların arasında gördü. Bu sonuca yaklaşık bir
yer bekliyordu ama ikinci gazeteyi de kontrol etti. Kazanmıştı. Kazanmıştı ama
babalığına üniversiteye gitmek istediğini nasıl anlatacaktı?

          “Susmalıyım, en azından kayıtlar
başlayana kadar susmalıyım. Sonrası Allah Kerim!”

           Taner bunları düşünürken aslında
buralardan, bu evden, her şeyden önemlisi babalığından kurtulma yollarını
aradığının da farkındaydı. Bir mucize lâzımdı.

          Mahallede ondan başka kimse
kazanamamıştı. Okulda ise tıp fakültesi kazanan yoktu. Burs ayarlamalıydı. Büyük
kentte okumanın zorluğunu az çok kestiriyordu. Ayrıca Kredi ve Yurtlar
Müdürlüğü’ne başvurmalıydı. Bunların hepsini babasına belli etmeden nasıl
yapacaktı, bilmiyordu. Babası onun kazanamadığını zannederek iyice yüklendi.

          “Hah işte! Ne oldu küçük beyim?
Kazanamadın! Bir de dershane diye tutturmuştun. 
Ulan bende parayı sokağa atacak göz var mı? Askere gidene kadar girersin
bir işe, döndükten sonra da memuriyet ayarlarız sana olur, biter!”

          Taner sustukça adam daha çok
konuşuyor, üstüne geliyordu.

          “Hey! Kime söylüyoruz lan? Burası
babanın çiftliği değil oğlum. Yediğin her lokmanın hakkını ödeyeceksin, tamam
mı lan?”

          “Tamam.”

          “Şöyle kendine gel bakalım.”

          Ağustosun ikinci haftasıydı.
Kayıtlara daha on gün vardı. Taner Kredi ve Yurtlar Müdürlüğü’ne başvurusunu
yapmıştı. Ayrıca durumunu mezun olduğu lisenin müdürüne anlatmış, kendisine
burs için yardım edecek birini aradığını söylemişti.

          Kayıt günü gelip çattığında çırak
olarak yanında çalıştığı bakkal amcasından borç para istedi. Sabaha karşı
İzmit’ten İstanbul’a gitmek için minibüse bindi. Hava yağmurluydu. İlk defa
yalnız başınaydı. İzmit’ten dışarı hiç yolculuk yapmamıştı. Bindiği minibüsün
şoförü oldukça şen bir adamdı. Yolcularla sohbetinden herkesin birbirini
tanıdığını anladı. Yabancı gibiydi.

Kendinden
başka üç genç daha vardı. Dört genç konuşmaya başladılar. Hepsi de kayıt için
İstanbul’a gidiyorlardı.

          “Ben İstanbul Hukuk çektim” Dedi
kızıl saçlı delikanlı.

          “Ben Çapa Tıp.” Dedi Taner’e benzeyen
çocuk.

          “Ben psikoloji okuyacağım.” Dedi ufak
tefek olan. Üç delikanlı hiç konuşmayana bektılar.

          “Ben veterinerlik okuyacağım. Tam
istediğim bölüm. Dönünce de çiftliğimizde babama yardım ederim.”

          Gençlerin konuşmalarını duyan diğer
yolcular kendi aralarında “Maşallah” çekip, duruyorlardı.

          Şoför Dilovası’na yaklaşırken kasedi
değiştirdi. Yol oldukça kaygandı. Yağmur şiddetini arttırmış, silecekler  bu hıza yetişemez olmuştu. İçeriyle dışarının
ısı farkı camları buhar içinde bırakmıştı. Bezle ön camları silmeye çalışan
şoför söyleniyordu.

          Bütün yolcular bir gürültüyle
sarsıldılar.

 

              *********************************

 

          Taner kendine geldiğinde ne olduğunu,
nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Yattığı yerden yavaşça başını kaldırdı. Ilık
bir şey başından kulağına doğru aktı. “Yağmur” diye düşündü. Kafası zonkluyordu.
Etrafına bakındı. Minibüstekilerin hemen hepsi üç-beş metre aralıklarla yerde
hareketsiz yatıyorlardı. Bavullar, çantalar her tarafa savrulmuştu. Ayağa
kalkmaya çalıştı. Sağ dizinde ağrı vardı. Aldırmadı. Az önce konuştuğu
gençlerden kendine benzeyen çok yakınındaydı. Yavaşça dokundu. Kafası neredeyse
parçalanmıştı. Diğerlerine baktı. Hareket eden, ses çıkaran, inleyen kimse
yoktu. Ağlamaya başladı. Gün çoktan ağarmış olmasına rağmen yağmur karanlığı
görüşünü engelliyordu. Kendine benzeyen gence korkuyla baktı. Yaşayıp,
yaşamadığını anlamaya çalışıyordu. Kanlı boynuna parmaklarını süremedi. Nabzını
hissetmeye çalıştı. Yaşadığına dair bir belirti yoktu. Gencin sol elinin
yanında ufak bir çanta vardı. Tekrar etrafına bakındı. Hiç kimsenin kendisini
görmeyeceğinden emin olarak çantayı karıştırmaya başladı. Gencin kimliğini ve
sınav sonuç belgesini aldı. Yerine kendi kimliğini ve belgelerini koydu.
Zorlanarak ayağa kalktı. Yakından sesler gelmeye başlayınca daha hızlı
hareketlerle oradan uzaklaştı. Ayağı çok ağrıyordu. Küçük bir tepeden kaza
yerine baktı. Kalabalık giderek artıyordu. Jandarma ve ambulansın siren sesleri
birbirine karışıyordu. Yağmur giderek şiddetini arttırmıştı. Bolu’dan
İstanbul’a giden bir kamyona el salladı.

 

                
************************************

 

          Kaza haberi bazı gazetelerin iç
sayfalarında geçiştirildi. Kazadan kurtulan olmamıştı. Ölenlerin arasında Taner
de vardı.

 

              
**************************************

 

          “Hayat bir oyun değilmiş. Ben
geçmişimden kaçtıkça kaderim beni kovaladı.”Diye düşündü genç doktor. Masasının
kilitli çekmecesinden çıkardığı silahın tetiğini çekip, başına dayadı. Silah
sesini duyan olmadı. Genç doktoru bulduklarında gözbebeklerinde Perihan
Hanım’ın gözyaşları vardı…

Yorum Yap

© 2019 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)