03 Ağu

BABAMDAN UTANMAK

BABAMDAN UTANMAK

Ben ve ailem İstanbul’da yaşıyoruz. Nişantaşı’nda. Ağabeyim ve ablam Sivas’ta dünyaya gelmiş. İstanbul’a göç ettikten üç yıl sonra da ben doğmuşum.
Bir apartmanın en karanlık, en dar, en alt katında yedi kişi yaşıyoruz. Babam bu apartmanın kapıcılığını yapıyor. Annem burada oturan sakinlere temizliğe gidiyor. Ağabeyim ve ablam mahalle okulunda okuyorlar. Çok ders çalışıyorlar. Annem de, babam da daima yorgunlar. Diğer aileler gibi öyle gezmelerimiz falan yok. Babaannem de bizimle kalıyor. Dedem ölünce annem onu da yanına almış. Çok hasta. Doktora çok para veriyorlarmış. Zaten bizim paramız hiç olmadı ki. Yedi numarada oturan Leyla Teyze çocuklarının giysilerini hep bize vermesi içimi acıtıyor. Sokakta onların kıyafetleri ile dolaşmaktan utanıyorum. Hiç aç kalmıyoruz ama yukarıda oturanların bizden daha güzel giyinmelerine, daha iyi beslenmelerine sinirleniyorum. Kurban bayramlarını çok seviyorum. Evimize öyle çok et giriyor ki. Annem her kurban bayramında yukarıdakilerden veya komşu apartmanlardan gelen etleri bir güzel kavurup, dolaba koyuyor. Aylarca yemeklerimiz hep etli oluyor.
Ağabeyim ve ablam gibi benim de derslerim çok iyi. Çalışmazsak babam çok üzülürmüş. Annem diyor.
“Çalışın he mi? Çok çalışın. Bizim gibi el kapılarında sürünmeyin!”
“Biz sürünüyor muyuz anne!”
“Durumumuz iyi olsaydı yukarıdakiler gibi geniş, çift helalı, güneş gören, hepimize ayrı odaları olan bir evde otururduk. Hem o zaman size de el âlemin eskilerini giydirmek yerine, mağazalardan beğendiğinizi alırdık.”
“Öyle deme anne!” Diyor ablam.
“Sokakta, açıkta değiliz. Elektrik, su, yakıt parası vermiyoruz. Evimiz sıcacık. Bizden beterleri düşün bir kere! Üstelik başkalarının giysilerini giymek beni rahatsız etmiyor. Ben bu seneyi atlatır da liseyi bitirirsem bir yerde iş bulur, çalışırım.”
“Ben de!” Diyor ağabeyim.
“Siz çok çalışıp, okuyacaksınız. İşi-gücü unutun! Babanızı da, beni de üzmeyin. Biz aslında çok zenginiz.”
“Nasıl zenginiz anne?”
“Siz varsınız ya? Bundan daha büyük zenginlik mi olur?”
Sevgilerini hiç bıkmadan dile getiren ailemi çok seviyorum. Üçümüz de onları üzmeden, yormadan okuyoruz. En çok da ben! Öğretmenim beni çok seviyor. Arkadaşlarıma örnek gösteriyor.
“Bakın Hilal’e! Dersi derslerde güzel dinlediği için çok başarılı.”
Gerçekten de derslerimi derste öğreniyor, eve gidince tekrar ediyordum.
Üçüncü yılın ilk yarıyıl tatili başlamadan bir gün önce öğretmenim;
“Hilal yarın okula karne almaya baban gelsin yavrum!”
Babam hiç okula gelmezdi. Zaten ben de gelmesini hiç istemezdim. Yorgun duruşu, kıyafetlerinin eski oluşu beni üzer ve utandırırdı. Yine de bunu babama söylemek zorundaydım.
“Baba yarın karne almaya sen gelecekmişsin. Öğretmenim dedi.”
“Olur kızım, gelirim.”
“Baba güzel giyin!”
“Olur kızım.”
Babam istediklerimi hiç ikiletmedi. Babam ne iyi bir babaydı. Sevinçle karışık bir merak içindeydim. Babam güzel giyinecek mi? Öğretmenim neden babamı çağırmıştı? Bunu bana hiç söylemediler. Yıllar sonra kendim anlayacaktım.
Öğretmenimin ısrarıyla babam o yılsonu zengin çocuklarının bile gidemediği bir okulun sınavına beni sokmak istemesi önce bende aileme, özellikle de babama karşı kırgınlık yaratmıştı. Beni başlarından atmak mı istiyorlardı bunlar?
Mayıs ayının son haftasında yapılan sınava isteksiz girdim. Çocuk aklımla sınavda başarısız olursam beni bu okula göndermeyeceklerini düşündüm. Sınav öncesi bütün çocukların heyecanla okulu gezmelerine ben de katıldım. Okul yatılıydı. Hayallerimin ötesinde bir okuldu. Babam haklıydı. Çok zengin çocukları bile bu okula zor girerdi. Elimden gelenin daha fazlasını yapmalıydım.
Sınav çok iyi geçmişti. Çok kolaydı. Daha önce düşündüğüm gibi yanlış yanıtlasam veya yanıtlamasam kendimi tembel, başarısız, korkak, biraz da kafası çalışmayan biri olarak görecektim. Bu kendime ihanet gibiydi.
Haziran ayı ortalarında sınav sonuçları okulun kapısına asılmıştı. Postayla eve de yollayacaklardı. Babam iki gün önce öğretmenimden öğrendiği için sabah erkenden okula gitmişti. Apartmanın günlük temizlik ve servis işi de anneme kalmıştı.
Babam eve ellerinde yiyecekler, yüzünde mutlu bir gülümseme ile dönmüştü. Çok mu çocuktum ne? O gün babamın sınav sonuçlarını öğreneceğini unutmuştum.
“Ne oldu Halil Efendi? Öğrendin mi? Nasıl?”
Annem sorularını arka arkaya sıralarken bir yandan da babamın elindeki torbaları alıyordu.
“Kazanmış kadın, kazanmış! Kızımız artık en güzel okulda okuyacak. Tıpkı zenginler gibi.”
“Aferin kızıma. Allah o öğretmeninden razı olsun Halil Efendi. Yol, yordam öğretmeseydi nereden bilecektik?”
Nasıl da mutlu olmuşlardı? Ailem bayram ediyordu ama ben hala işin tam farkında değildim. O gün annem, babam apartmanın her köşesini arap sabunu ve fırçayla bir güzel yıkayıp, sildiler. Her taraf mis gibi kokuyordu. Bunu benim başarımı kutlamak için yaptıklarını anlamıştım.
Öğretmenim de sınav sonuçlarını öğrenmişti. Öğleden sonra bize gelerek babama gerekli belgeleri zamanında hazır etmesini, muhtarlıktan ve yöneticiden imzalı kâğıtları almayı unutmamasını tembihlemişti.

Okulum diğer okullardan bir hafta önce açılmıştı. Doğduğumdan beri ilk kez ailemden, evimden ayrı bir gece geçirecektim. Küçücük evimizde ablamla aynı yatağı paylaşırdık. Yalnız yatmak, yabancılarla aynı odayı paylaşmak zordu. Alışacaktım. Yatağa girdiğimde büyük sınıflardan bir abla gelip, ışığı söndürdüğünde boğazıma takılı hıçkırıklarım kendini koy vermişti. Odamda benden başka yeni gelen arkadaşlar da vardı. Ağlıyorlardı. Büyük sınıftaki abla bizi kendince teselli ederken aslında ne kadar şanslı olduğumuzu anlatmaya çalışıyordu. Şanslı mıydık? Bu nasıl bir şanstı? Anneden, babadan, aileden ayrı kalmanın şansı mı olurdu?
“Onca babasız, fakir, kimsesiz çocuklara kucak açan bu okulda okuduğumuz için şanslıyız! ”Dedi Tülay Abla.
Okulu gezdikçe, tanıdıkça sevmeye başlamıştım. Öğretmenlerimiz çok sevecen ve iyiydiler. Arkadaşlarım, bizden büyük sınıftakiler uyum içindeydiler. Artık ben de onlardan biriydim.
İlk birkaç hafta geçtikten sonra okuldaki çoğu öğrencinin babalarının olmadığını öğrenmiştim. Bu öğrencilerin babaları olmadığı için “bizim okula” alındığını duyduğumda şaşırdım. Yaralanmıştım. Babamın sağ olduğunu herkesten gizlemeye çalıştım. Babamın sağ oluşu beni diğer arkadaşlarıma karşı utandırmıştı. Babamla ilgili soruları ya yanıtsız bırakıyor, ya da geçiştiriyordum. Çocuk kalbimde babamın sağ olmasından utanıyordum. Hafta sonları okula ablamın veya ağabeyimin gelmesini istediğimde babam yüzüme şaşkın bakıyordu. O kendisinden sağ olduğu için utandığımı hiç anlamadı.
İzin günlerinde evimde de çok mutluydum. Ben hep mutlu olmayı bilen bir çocuktum. Evde olmamın sevinci aileme bayram gibiydi. Babam her arkadaşına, apartmandakilere gururla beni anlatıyordu. Çok büyük bir okulda okuduğumu anlatmaktan hiç yorulmamıştı. Babamın gururunu ve okulumun değerini her geçen gün daha iyi anlayacaktım.
Ortaokula başladığımda koleje giden çocuklardan daha iyi İngilizce konuşur olmuştum. Tiyatroya ayrı bir yeteneğim olduğunu keşfeden öğretmenim benim müzikle de uğraşmamı istiyordu.
“Tiyatro ile uğraşacaksan müziği, dansı, güzel konuşmayı asla geri planda tutmayacaksın! Devamlı okuyacak ve gözlemleyeceksin!”
Öğretmenlerimden aldığım bu sözleri kulağımda hep küpe olarak taşıyacaktım.
Sınıfım ve yaşım büyüdükçe babamın sağ oluşundan kaynaklanan utancımın yerini gurur almıştı. Ben babamla gurur duyuyordum. O fakirliğinden hiç utanmadan beni belki de dünyanın en güzel okuluna yazdırmakla babalık yapmıştı. Onun haklı sevincini, gururunu artık hoş karşılıyordum. Onca babasız çocuğun arasında babamın sağlığı, sevgisi bana şükretmem için yeterli bir nedendi. Arkadaşlarım arasında daha anne karnındayken babasını yitirmiş, babası şehit düşmüş, kazada ölmüşler vardı. Onların duygularını, çektiklerini, özlemlerini büyüdükçe hissetmeye başlamıştım. Oysa benim babam hiç ölmemişti ki!
Lise son sınıfa geçmiş, geleceğim için henüz bir okul seçememiştim. Öğretmenlerimin tiyatro veya müzikle ilgili tavsiyeleri hep aklımdaydı. Babam ne derdi? Karar vereceğim okul veya mesleği babamın onaylaması benim için çok önemliydi. Benim tiyatroyla uğraşmamı nasıl karşılardı. Öyle ya, ailede sanatla uğraşan kimse yoktu. Ağabeyim liseden sonra okumak istemediyse de babamın sert çıkışı karşısında işletme okumaya başlamıştı. Ablam ise turizm meslek lisesinden sonra Fransız Filolojisini bitirerek aranan bir rehber olmuştu.
“Baba, ben tiyatro okumak istiyorum!”
“Neden olmasın güzel kızım? Mutlu olacağın her meslek seçimin için ben de mutlu olurum. Hakkını vererek yaptıktan sonra. Yeter ki sen iste!”

Mezuniyet günümüzde babam kazandığım onur ödülümden dolayı yine çok gururluydu. O gün en çok babama sarıldım. Bütün dünyaya haykırmak istedim; “İşte bu benim babam!” Diye.

Darüşşafaka Lisesini bitireli yıllar oldu. Yükseköğrenimimi İstanbul Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra kazandığım bursla Amerika’ya gittim. Çeşitli oyunlarda aldığım alkışları valizime doldurup, ülkeme geri döndüm. Üniversitede öğretim görevlisiyim.
Ben ve Darüşşafaka’lı arkadaşlarım “şefkat yuvamızı” ve bize katkılarını hiç unutmadık. Birbirimize kardeşten daha yakınız. Okulumuza yeni gelen kardeşlerimize karşı gönül birliği içindeyiz.

Şefkat yuvamıza, gönül beraberliğimize hepiniz davetlisiniz efendim…

Tülin Dursun YİTİK ÜLKE YAYINLARI 2012

1 Yorum to “BABAMDAN UTANMAK”

  1. 1
    nuri açık diyor:

    Çok güzel bir eser.yüreğinize sağlık…

Yorum Yap

© 2019 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)