16 Haz

BAŞBAKAN’ IN FITRATI MI, İKTİDARIN KIRK SATIRI MI?

SOMA’YA AĞIT

Günlerden 13 Mayıs Salı. Bir toplantıdan dönüyorum. Bindiğim aracın şoförü radyoyu sonuna kadar açmış.
“Sayın dinleyiciler; son dakika gelişmesini tekrar ediyoruz. Soma’da özel bir şirkete ait maden ocağında trafo patlamasına bağlı yangın çıkmıştır. Vardiya değişim saatine denk gelen bu patlamada içeride ilk belirlemelere göre sekiz yüzden fazla işçinin olduğu iddia edilmektedir. Gelişmeleri tekrar aktaracağız.”
Saatler ilerledikçe maden ocağı önünde işçi yakınları, acil müdahale ekipleri ve ambulanslar birikmişti. İlk cenaze, arkadan onlarcası…
Ekranlar alt yazıları ve son dakika haberleriyle kömür karası. Her biri çıkan ölü sayısını farklı veriyor. Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes bilirkişi olmuş. Cankurtaranların acı sireni tüm ülkeye dağılıp, yasa boğuyor.
Bilirkişiler, sendikacılar, uzmanlar, sivil toplum kuruluşları ekranları parsellemişler. En büyük parseli ülkenin Başbakanı sabırlarımızın dayanılmaz ağırlığı üzerine devamlı konuşmaları ve hareketleriyle tetiklemeler yaparak kaplıyor.
“Ölüm, kaza madencinin fıtratında vardır!”
Okumamışım, ellerime, dilime hiç mürekkep bulaşmamış. Cahilliğime verin ne olur? Fıtrat kelimesi bana oldukça yabancı. Kullanmam. Duymuşluğum ise çok az. Ftr dan türemiş bir sözcükmüş. “Yaradılıştan gelen maya” demekmiş. Sinirlerim tepemde yumak olmuş. Deliceliğim tutuyor, sormak istiyorum;
“Bayım! Sizin fıtratınızda ne var?”
Gelen haberler giderek kötüleşiyor. Tamam artık demeden bir başka ölüm haberi geliyor. Ölü sayısı arttıkça iktidarın ve yandaşlarının dili sivrileşiyor. Tekme-tokat girişimleri ve gözaltılar başlıyor. Coğrafyamızın insanı sabırlıdır. Bekliyoruz. İçimden “Acaba bu katliamın sorumlusu olarak GEZİCİLERİ suçlarlar mı?”
Nedenini daha sonra fısıltı gazetesinden duyduğum Soma ilk yardımı sorgusuz, sualsiz alıyor?
Halk meydanlara çıktıkça baskılar, tehditler artıyor. İlçe ve köylere giriş-çıkış yasakları başlıyor.
Nihayet üç yüz bir ölü sayısıyla noktayı koyuyor iktidar. Maden girişine acele beton dökülerek kapatılıyor. Enerji Bakanı çocuk ve kaçak işçilerin olmadığını sıkça vurguluyor. Aksi ispatlanırsa istifaya hazırmış. Bakanın idrakinde eksiklik olmalı. Onların hepsi de ana-babalarının çocuklarıydılar.
Meydanlarda yuhalandılar. Acaba yuhalanma fıtratlarında var mıydı?
Hele biraz ortalık durulsun da ölen kardeşlerimizin ailelerini ziyaret edelim diye düşünüyoruz. Yirmi beşinci gün varıyoruz oralara. Gittiğimiz evler daha önceden belirlendiğinden ve ekibimizle paylaştığımızdan herhangi bir karışıklık olmuyor. Bizden başka ziyarete gelenler var. Yiyecek, oyuncak yardımı yapıyorlar. İnsanlar meydanlarda kamyonlardan dağıtılanları kapışıyor. Sonradan öğreniyoruz. Ölenlerin yakınları hiç gitmiyor erzak almaya. Bilinçsizce yapılan bir yardımlaşma var.
Otuz altı yaşında madende ölen Bayram’ın evindeyiz. Dünya tatlısı iki oğul, güzeller güzeli karısı kalmış. Torunumun yazmış olduğu masal kitabına dalıyor Hüseyin. Gelen oyuncaklara hiç bakmıyormuş. Annesi söyledi.
Tuncay’ın evi oldukça kalabalık. İki erkek çocuk liseye, büyük kız üniversiteye gidiyor. Üç aylık bebek artık süt ememiyormuş. Annenin sütü daha o gün kesilmiş. Avluda oturuyoruz. Hepsi kırgın ve umutsuz. Büyük kız gelecekten kaygılı. Bilgisayar okuyor. Her an okulu bırakabilir. Söz alıyorum kendisinden. Okulu bırakmayacak. Burs için konuşuyoruz. Gözleri yaşlı ışıldıyor.
Kınık İzmir’e uzak değil. Madende ölen işçiler hep gecekonduda yaşıyorlar. Bildikleri başka bir iş yok. Eskiden tütüne giderlermiş. Tütüncülük bitmiş. Mecburiyetten madene gidiyorlar. Devlete ait maden ocaklarının verdiği para ve iş güvencesi daha sağlammış onlar için. İş bulana.
Buralarda, özellikle de köy yerlerinde yaşam koşulları hiç de bizim sandığımız veya hayal ettiğimiz gibi değil. Parası olan emekliliğinin keyfini sürer buralarda. Ege! Medeniyetin öncü yerlerinden biri. Helaları bile dışarıda, bahçede veya tarlada olanlar var. Yüksek yerlere eşeklerle su taşınan köyler var. İnsanlar her bakımdan fakirlik içinde ama çok güzeller. Az ile yetinmeyi, kendilerine yetmeyi iyi biliyorlar. Yaşlılar bilge.
Evlere girip, ziyaret ettiğimizde çocukların ruhsal dengelerinin bozulduğunu, annelerin çaresizliğini anlamamak olası değil. Yüreğimiz kabarıyor.
Elmadere’ye vardığımızda buraya birkaç vatandaşın haricinde hiçbir yetkilinin uğramadığını öğreniyoruz.
“Neden?” Diye soruyoruz.
“Burası Alevi Köyü. Ondan diyor. Yanıt bizi şaşırtıyor. Seçimlerin hemen ardından balkonlara çıkıp da;
“Biz hepinizi kucaklayacağız!” Diyenlerin sözlerinin ne kadar gerçekten uzak olduğunu anlıyoruz. Sonra anlıyoruz. İktidar partisinin seçimi alamadığı, kazanamadığı yerlere gitmiyorlar. Hemen yakındaki başka bir yer ihya olmuş durumda. Onlar da saklamıyor. Kâğıtlar imzalatmışlar geleceğe yönelik.
Birden köyün meydanına bir kamyon yaklaşıyor. Çocuklar koşuşturuyor yine. Büyük damacanalara basılmış peynir, zeytin görüyoruz. Önlerine gelene veriyorlar. Oysa burada on bir ailenin reisi ölmüş. Köyde bizi gezdiren Kazım Abi anlatıyor;
“Görüyorsunuz. Buraları alabildiğine zeytinlik. Çok şükür zeytini kendimiz basarız. Kendimize yetecek kadar hayvanımız da var. Peynir, süt, yoğurt sıkıntımız olmaz. Mezar taşlarımızda “ Bu kişi açlıktan öldü.” Diye yazmaz hiç. Yiyecek dağıtmalarına, çocuklara aşırı oyuncak getirmelerine kırgınız. Biz geride kalanlarımızı doyurmaktan aciz de değiliz. Bizi dilenci gibi gören kafalara kırgınız. Bir hatır sormanın bize dünyaların kapısını açtığını bir bilseler. Birden içsesim uyanıp, dilleniyor;
“Eyvah! Acaba yanlış mı yaptık?
“Kazım Abi! Biz de bir şeyler getirdik. Çocuklara boş elle gelmek olmazdı. Adettendir. Hem paylaşalım, hem dertleşelim istedik.”
“Yok bacım. Biz artık insan sarrafı olduk. Siz daha içeri girerken anladık. Çocukların adını bile bilerek geldiniz. Gelin soruyor “Baba bunlar beni nereden tanıyor?” Diye. Çocukları öpüşünüzden, gelinlerimizle yakın konuşmalarınızdan hep anladık biz.”
Kazım Abi elimdeki listeye bakıyor.
“Burada eksik var! Elif Kız’ı da görün.” Kazım Abi’ye evleri, aileleri arkadaşlarla bölüştüğümüzü söylemiyorum. Bir eksik olmaz ama bir fazla olsun, ne çıkar ki? Köyün bu bilge adamını kırar mıyım hiç? Önce Selma’nın evine varıyoruz. Bir oğlu, bir kızı var. Henüz yirmili yaşların başında. Ağabeyini, kocasını, kayınını toprağa vermiş. Büyük kayın ile beraber oturuyorlar. Eltisinin de üç çocuğu var. İki göz oda. Beş çocuk, üç erişkin. Kayınbirader işsiz. Selma dert küpüne girmiş, umarsızlıktan çıkamıyor. Yüreği kabarık, susmuyor. Susacak gibi de değil.
“Çocuklarım olmasa çoktan şu kayalıklardan bırakırdım kendimi.” Diyor. Evin arkasındaki koca, yalçın tepelere dalıyor gözleri. Umudun zerresi yok bakışlarında. Gözlerinin feri sönmüş gibi.
Avluda çocukların minicik ayakkabılarına takılıyor gözlerim. Biri ters dönmüş. Kızın belli. Kırmızı, atkılı pabuç.
“Bunlar Yağmur’un mu?” Diyorum.
“Nereden anladın abla?” Diyor. İç geçiriyor. Gülümsüyorum. Kederli bakışlarını içime alarak çıkıyoruz. Yukarı evde Selma’nın babası oturuyor. Henüz altmışlı yaşlarda imiş. Seksen yaşında gibi duruyor. Oğlunu, iki damadını yitirmiş. Yedi torun başına kalmış. Oğlunu toprağa verdikten sonra gelin zamansız doğum yapmış.
“O hiç baba bilemeyecek. Babasına ne olduğunu nasıl anlatacağız? Üç yaşındaki bebesi bile zor hatırlayacak. Daha ne kadar yaşarım bilmiyorum.” Genç bir adam geliyor yanımıza. Büyük oğluymuş. Yeni gelmiş yurt dışından. Alamancı diye düşünürken;
“Afganistan’da çalışıyorum. İnşaat mühendisiyim. Geçenlerde üç mühendis arkadaşımı öldürdüler. Moralim bozuk olduğundan hava değişimine gelmiştim. Geldim kardeşimi, eniştelerimi toprağa verdim. Galiba artık buralarda kalacağım.”
Bir evden bir cenaze çıksa on ev yasa bürünürmüş. Anne atılıyor sözlerine;
“Oğlum gelin girmedik ev olur ama ölüm girmedik ev olmaz! Bizimkiler zamansız öldüler. Bizimkiler göz göre göre öldüler. Daha ölülerimizi, yavrularımızı toprağa vermeden sakallı, cübbeli adamlar bize fetva vermeye geldiler. “Ağlamayın, yoksa ölüleriniz Cennete gidemez!” Diye. Gazete ve sosyal medyadan görmüştük onları.
“Çok kırıldık, üzüldük. Ölen onların değil ya verdiler fetvaları gittiler. Biz toprak altına yatırdıklarımızın acısıyla yanar tutuşuruz. Veren Allah, alan Allah! Bilmez miyiz? Bizim çocuklar ölmedi ki, öldürüldüler.”
Kazım Abi bizi evden eve götürdükçe evrenin tüm yükü omuzlarımızda değil; yüreklerimizde çoğalıyordu. Hangi eve girsek kara kömürün geride bıraktığı is kokulu acılarını içimizde hissediyorduk.
Kınık İlçesi Cumalıköy’e uğruyoruz. İlköğretim okulu önünde Aslı’nın evini soruyoruz. Gençten biri ilgileniyor. Köy delikanlılığının bıçkınlığı var üstünde. Gözleri uykusuz, yorgun, hüzün dolu bakıyor. Önce köy içinde bir yer tarif ediyor. Sonra;
“Ben sizi bırakayım.” Diyor. Sorular soruyor. Biraz tedirgin. Güvenini yitirmiş hissine kapılıyorum. Aslılara gidiyoruz. Biz içeri girip, Aslı ve çocuklarıyla tanışıyoruz. Evin babaannesi dertlerini sayıp, döküyor. Tek oğlu imiş. Başına matem yazması takmış. Kömür karası bir yazma. Kara iplikle oyalanmış.
Oradan ayrılmak için dışarı çıktığımızda bizi bu eve getiren delikanlıyla karşılaşıyoruz.
“Ben sizi yine götürürüm.” Diyor.
“Nereye gideceğimizi biliyor musun?”
“Elinizdeki kâğıttan gözüme çarptı. Dudulara. İsmail Arkan ’ın evine gidiyoruz. İsmail benim babam olur. Ölen Veysel benim bir küçük erkek kardeşim.” Gözleri yaş içinde kalıyor.
Köyün otoyola bağlandığı kavşağa yakın, tarlaların ortasında iki tane derme-çatma eve yaklaşıyoruz. Etraf açıklık. Tepelerin etekleri zeytin ağaçlarıyla dolu. Gencin adı Bihan. Bihan otuz yaşında. O da madende çalışıyor. Dokuz kardeşin altısı madende işçiymiş. Baba İsmail madenden emekli olmuş ama akciğerleri çoktan bitmiş. Sapsarı yüzlü bir adam. Zor nefes alıyor. Anne Menekşe Hanım tülbendinin üstüne kara bir yazma çatmış.
“Üç çocuk deyip duruyordu Başbakan. Üç değil, tam dokuz çocuk verdim ben devlete. Bu zamana kadar hiç birine bir fiske dahi vurmadım. Sevgiyle has yoğurdum ben onları. Yüreklerine korku, dillerine yalan aşılamadım hiç. Gücümüz ne el verdiyse okuttuk. Hep koruduk. Devlet benim bir oğlumu koruyamadı. Devlet hep bize hesap sordu. Okul, askerlik, vergi. Şimdi ben soruyorum; oğluma ne yaptınız? Daha oğluna, karısına doymamıştı. Tütün tarlalarında balya dizdim, ak sütümle besledim.” Menekşe artık kendini sıkmadan, katılırcasına ağlıyordu. Ağlarken bile gözlerinin içi sevgiyle dolu has bir anne vardı karşımızda. Torunu İsmail’e öyle bir bakıyordu ki, ölen oğlu karşısında gibiydi.
Annesinin hıçkırıkları Bihan’ı kahrediyor. Söze giriyor.
“Bizim buralar gördüğünüz gibi abla. Ekme yok, biçme yok. Zamanında pamuk, tütün ekilirmiş. Devlete ait maden ocaklarının yanına özel ocaklar açılınca bizler, çevre köylerin gençleri umut kapısı diye girdik. Ben ilkokul mezunuyum ama ne elimden kitap düşer, ne de memleket sorunlarına duyarsız kalırım. Otuz yaşına geldim. İki çocuk babasıyım. Babamın hastalığı, kardeşimin ölümü beni iş yapamaz durumuna getirdi. Olay olduğu zaman ben başka madende çalışıyordum. Hepimizi oraya yönlendirdiler. Kurtarma ekiplerine yardıma gittik. Üzerine bastığım cesetlerin sayısını unuttum. Hele daha sonra, ikinci gün madene girdiğimde durum daha da korkunçtu. Kolları, bacakları şişerek kopmuş, yanmış arkadaşlarım tanınmayacak durumdaydılar. O gün, bu gün gördüğüm kâbuslar, halüsinasyonlardan doktor “iş yapamaz” raporu verdi. Kardeşim son zamanlarda çıkardıkları kömürün sıcaklığından söz ediyordu. Madendeki ısı artışının nedeninin sıcak kömüre bağlıyordu. Bir H panosu vardır. Bu H panosunda metan gazı yükseldiğinde baş dönmesi, mide bulantısı gibi belirtiler olur. Fazla solunduğunda ölümlere neden olur. Çizelge oldukça yükselmiş. Daha önce bu ısıyı ayarlamak için iki veya üç defa çalışmalara ara verilmişti. Tekrar başladıklarında çavuşlar gaz uyarıcıları devre dışı bıraktırmış. Kardeşim başka bir iş arayışındaydı. Babamın ciğerleri de onu korkutmuştu. Olmadı. Kardeşimin ölümü çılgın, insanlık dışı düzeninin fırtınasında evimizin çatısını uçurdu. Açık çatıdan gökyüzü görünür değil mi abla? Biz oradan da kara toprağı görüyoruz.
Sendika temsilcileri bir gün bile aşağıya, yani madene inip de çalışma şartlarımızı yerinde incelemezler. Bu zahmete katlanmazlar. Türkiye’de sendikacılık ilerleyeceği yerde geriliyor. İktidara göre yasalar çıkarılıyor. Bazen arkadaşlara “Birlik olalım, yasalarda eksiklik ve terslikler var!” Dediğimde bana hep “Haklısın.” Diyorlar. İş sendika temsilcileriyle konuşmaya geldiğinde yanımda, arkamda hiç kimse kalmıyor. Hani Nasreddin Hoca’nın Timurlenk ve fil hikâyesi gibi. Birliğimiz yok ki, dirliğimiz olsun. Maden-İş üyesiyim. Ne dert anlatılır, ne onlar dinler. Abla bunların hepsi patrondan yana. Seçim yapacakları zaman bile seçim sandıklarının yanında mutlaka iş yerinin yöneticileri nöbet tutar. Seçimler öyle tatil günleri falan yapılmaz. Seçimler iş gününde mesai başlarken veya biterken yapılır. Yoksa iş gücü kaybından patron zarar eder.
Benim aldığım maaş böyle köy yerlerinde insanı krallar gibi yaşatır. Ay sonu geldiğinde yaptığım, biriktirdiğim borcun hesabını bilmiyorum. Ben sizlerden fazla temizlik için bütçe ayırmalıyım. Siz başınızı bir kere sabunlarken, ben sizden beş defa, altı defa daha fazla sabun tüketirim. Bunun suyu ve çamaşırı da var. Önümden dere akmıyor ki, çimip, yunayım. İsli, yağlı, kömür kokulu bir bedenimiz var bizim. Abla ben ağır işçiyim. Hem kafada, hem bedende. Günyüzü görmeden dokuz saat kazma-kürek sallamak öyle kolay değil. Bakma sen onların altı, yedi saat çalışıyorlar dediklerine. Ekmeğimizi, katığımızı evden getiririz. Genciz. Hep acıkır, çok yeriz. Ne işveren, ne sendikacılar halimizden anlamaz.
Bak abla! Bu hükümet geldiğinden beri sendikacılığa sekte vuruldu. Çok değil, birkaç yıl önce maden işçileri Ankara’da çadırlar kurup, eylem yapmışlardı. Değişen ne? Bize kırk satırla cevap verdiler abla.
Tamam! Yine iş yapalım, yine burada çalışalım. Çalışalım ama bizler de insanız abla. İnsan gibi yaşamayı hak etmiyor muyuz? Şartlarımız sağlansa, her iki taraf ta kazansa daha iyi olmaz mı abla? Geleceğimizin güvencesi olsunlar be abla! Bak! Ocaklara gidenler azaldı. Herkes korkuyor. Gençler korkmasa bile anaları, babaları izin vermiyor. Çocuklarını yeni cinayetlere kurban vermek istemiyorlar.
Abla! Onlar var ya, onlar? O patronların cepleri doldu. Bizim neyimiz oldu. Kapkara akan gözyaşlarımız. Evlerimiz kül oldu abla. Sevdiklerimizin kemikleri kömürleşecek abla. Sonra o kara topraktan tekrar boy verecekler. Yeşerecekler. Abla sen kitap okur musun? Germinal’i okudun mu? İşte o bizim hayatımızın gerçeği ablam.
Abla bak! Buraya yazıyorum. Çok geçmez tutukladıklarının hepsini salacaklar. Ölenler suçlu bulunacak. Faturası müdüre çıkacak.”
“Yok canım! Salarlar mı?”
“Gör bak abla! Okumuşsun, şehirlisin ama abla çok safsın. Ne oldu Madımak? Ne oldu ülkenin borçlarını sıfırlayan Reza? Ne oldu çocuk tacizcileri? Uludere? Kutular içindeki dolarlar? Para dolu odayla, para sayma makinaları? Öyle fazla okumadık ama hayat üniversitesinden diplomamız parayla, rüşvetle alınmadı. Mezuniyetimiz sağlamdır. Anamızdan, babamızdan sevgi aldık biz. Kıblemiz insan, sevgimiz Allah!
Bugün iktidarlar yalnızca kendilerine düşen görevi yapsa, taşeronluktan sosyal devlete dönüşse fena mı olur? Anlıyorum. Bütün partiler çıkarları için iktidara talip olurlar. Aslında hepsinin halka en iyi hizmet yarışında olması gerekmez mi? Özlenen, beklenen bu değil midir? Başbakan çıkmış, bağırıyor. “Bütün madencilerin fıtratında ölüm var.” Diye. Ben de diyorum ki; bu iktidarda sevgisizlik, hırs, kin, nefret var!”
Bihan birden susuyor. Güneşin batmakta olduğu tepelere dalgın bakıyor. Bu evde dertleri yüklenmemiş kimse kalmamış. Bana bakıyor.
“Abla en çok Yeğenim İsmail beni üzüyor. Dört yaşında babasının maden ocağında çalıştığını sanıyor. Onun için maden toprağın altıdır. Yedisinde mezarı ziyaret ettiğimizde babasının orada yattığını söyledik. Söylemez olaydık. “Babamı bekleyelim eve öyle gidelim” diye tutturdu. Nasıl anlatırız abla? İsyanım çok büyük abla. Sabrediyoruz.”
Vedalaşıyoruz. Ertesi günü Kınık’taki hatim duasına çağırıyoruz. Geliyor. Belki Türkiye’nin en aydın, en bilinçli hocaları dua okuyup, gelen cemaati uyarıyor.
“Ölüm yalnızca madencilere verilmemiştir. Herkes ölecek. Bu bir kaza değil; seri şekilde işlenmiş cinayetlerdir. Sizler dünyanın en zor mesleklerinden birini icra ediyorsunuz. İnsanlığa hizmetiniz çok büyüktür. Hakkınızı aramak çocuklarınıza karşı olan sorumluluklarınızdan biridir!” İç sesim yine uyanıyor. “Bunları devletin başı duysa hemen tutuklar.” Camii dolmuş, taşmıştı. Halk bu konuşmalarla sanki daha bir sakinleşmişti. Camii avlusunda sıraya girmişler; hocaların ellerini sıkıp, teşekkür ediyorlardı. Galiba ihtiyacımız olan psikolojik desteklerden biri de dini maneviyatı yükseltecek doğru ve yerinde konuşmalardı. Yoksa “Ağlamayın! Ölenleriniz Cennete gidemez!” Değildi.
Bizler daha buralardayız. Köyleri dolaşmaya devam ediyoruz. Uykularımız yaşadıklarımızın, gördüklerimizin, dinlediklerimizin üzüntüleriyle katlediliyor. Aklımız Selma’da, aklımız Aslı ve diğerlerinde. Aklımız kemiğine kadar sıyrılmış durumda. Yemek mi? Boğazımızda düğümler katılaştı, çözülmüyor. Geride yılgın insanlar bırakarak, tekrar gelmek üzere buralardan ayrılıyoruz. Evet! Ülkemiz yılgınlar ülkesi oldu.
“Madencinin fıtratında ölüm vardır.” Diyen Başbakan’a soruyorum;
“Sizin mayanızda ne var?”

Yorum Yap

© 2017 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)