16 Mar

GÖNDEREMEDİĞİM MEKTUPLAR (1)

GÖNDEREMEDİĞİM MEKTUPLAR (1)

Kaç yıl oldu görüşmeyeli biz? Beş, on, yirmi, kırk? Tam elli iki yıl.
Tüm yaşamımı alt-üst eden kahrolası elli iki yıl. Sen nereden bileceksin ki? Sen saygıdan, korkudan babana itiraz edemezdin ki? O zamanlar ataya saygı vardı. O zamanlar ata ne derse o olurdu, olmalıydı. Keşke benimkiler de başımda olsaydı. Acaba özellikle de annem bu arkadaşlığı onaylar mıydı? Ben senin gibi değildim ama. Deliceliğim tutardı yine. Tıpkı elli iki yıl deli yüreğime söz geçiremediğim gibi çırpınırdım. Kanatlarımı kırılsa da yine uçardım ben. Aramızdaki farkı bilmem anlıyor musun? Sen “çocukluk” dedin, ben “Biz bir kere ve Allah’ına kadar sevenlerdeniz.” Dedim.
Durmadan mektup yazıyorum. Hiç gönderilmeyecek olan mektup bunlar. Benden sonra okuyacak olanlar kime, ne için yazıldığını hiç bilmeyecekler. Belki çocuklarım çözecekler işi. Üzülecekler benim adıma.
Gönderilmemesi gereken mektupları kitaplaştıracaklar belki de. Mış, miş gibi yaşadığım hayatı sorgulayacaklar, suçlu arayacaklar belki de.
Her ne olursa olsun onlar için katlandığım yaşamımın kendilerine üzüntü vermesini istemem.
Her şey benim o zamanki yanlış ve ani verilmiş kararlarımdı.
Bu tıpkı savaşa girenlerden bir tarafın kazanması, bir tarafın kaybetmesi gibi bir şey. Ben hep kaybettim. Kazancım yalnızca çocuklarım.

Bir haziran akşamı ağlayarak ayrıldığım evden sana nedensiz gitmediğimi anlatan bir mektup yazmıştım. Her zaman anlaştığımız taşın altına koymuştum. İçine de “MEVSİMLERCE SANA GELECEĞİM” diye bir şiirimsi karalamıştım.
Nasıl olsa o mektubu okuyacaktın. Belki okullar açılınca yine birbirimizi bulacaktık. Ben seni bulamazdım ama sen beni mutlaka bulurdun değil mi? Bulurdun, biliyorum. Ben kendimi senin beni bulacağına çok inandırmıştım.
Sen beni aramadın, sormadın.

Ben üç yıl sonra tüm korkularımı yenerek Çınaraltı’na size gelirken yolda annen ve babanla karşılaştım. Kocaman, on beş yaşında bir genç kız olmuştum. Korkularım yoktu. İsyanlarım ve delice hayallerim vardı. Babanın bakışındaki öfke, annenin bakışındaki acımayla nasıl da tezat oluşturmuştu. Korkmadım. Ürktüm. Adamın gözlerindeki “Bak ben sana neler yapacağım daha!” bakışı beni seni aramaktan vaz geçirmişti bile.
Bak anlatayım! Ben o eve bir “piç” olduğum için gelmemiştim. Benim de nüfuslarına kayıtlı olduğum, aynı kanı taşıdığım insanlar, yani annem babam vardı elbette.
Annem ve babam henüz ben beş yaşında iken ayrılmışlardı. Ben okula erken başladığımdan o sene ilkokul ikinci sınıfa geçmiştim. İkisi de ikinci evliliklerini yapmışlardı.
Annem ölünce ben ortada kalır gibi oldum. Annemin Köy Enstitüsü’nden sınıf arkadaşı resim öğretmenim Bedia Taran annem ölünce beni yanına almak istemişti ama evde olan iki oğlu da beni istememişlerdi. Raika Öğretmenin oluruyla orada kalmaya başlamıştım. Tuhaf ilişkilerin yaşandığı bu evde biraz erken olgunlaştım diyebilirim. Orta ikinci sınıf öğrencisinin evde lise son sınıf öğrencisi bir ablanın edebiyat derslerini yapması galiba geleceğimi de yönlendiriyordu ama farkında değildim.
O evden ayrılınca Bedia Hanım beni subaylığına Eskişehir’de devam eden babamın yanına göndermek istemesine o sırada Kuleli Askeri Lisesi’nde okuyan abimin karşı çıkması bile bir işe yaramadı. Şişli Ortaokul Müdürüm Esat Onatkut Bedia Öğretmenimin sözünü dinledi, bütün yalvarmalarıma rağmen beni oğlu müzisyen Doruk Onatkut’a emanet ederek Eskişehir’e babamın yanına yolladı.
Ağustos sonuna doğru orada evimize yakın olan Süleyman Çakır Kız Lisesi orta 3. Sınıfa kaydım yapıldı. Yaklaşık iki ay kadar gittiğim bu okulda derslerim çok iyiydi ama yeni doğan kız kardeşime bakmak için çok uykusuz kaldığımdan ufacık bedenim çok yorulmuştu. Ayrıca üvey annemin beni hiç iş yapmadığım için babama şikâyet etmesi, babamın beni bu yüzden dövmeye kalkması benim bir gece evden kaçıp, İstanbul Otobüsü ’ne binmeme neden oldu.
Ahmakıslatan yağmurunda ıslanmış bir kedi yavrusu gibi param bitinceye kadar iki gece, iki gün sokaklarda kaldım. Doğduğum köye Kemerburgaz’a gitsem dayılarım ve yengelerim annem öldüğünde bize sahip çıkmamışlardı, şimdi mi beni isteyeceklerdi. Bir gazete aldım ve iş ilanlarına baktım. Galiba bulmuştum. Eczacıbaşı İlaç Fabrikası etiketçi kadın elemanlar arıyordu. Mecidiyeköy’den Levent’e kadar yürüyerek fabrikaya gittim. Personel müdürü ile konuştum. Ne yaşım tutuyordu ne de kalacak bir yerim vardı. Müdür durumuma çok üzülmüştü. Niye üzüldüğünü hala anlamış değilim. İşe başvuran yüzlerce, binlerce kızdan biriydim oysa. Benden daha çaresizleri düşündükçe kendime olan güvenim daha da artıyordu. Ben biraz çalışır, biraz okur ve hayata atılırdım. Ben yapmalıydım. Önce yemekhanede karnımı doyurdu, sonra da cebime biraz para koyarak beni işe aldığını, pazartesi günü başlamamı söyledi.
İlk işim Şişli’de otururken yan komşumuz, sınıf arkadaşım Matilda’nın evine gitmek oldu. Annesi Tante Sofi ağlayarak beni kucakladı. İşe girdiğimi kimseye söylemeyecekti. Matilda da arkadaşlarıma bir şey söylememeye söz vermişti.
Matilda ve diğer arkadaşlarım okumaya devam ediyordu, ben fabrika işçisi olacaktım. Olsun! Üvey anne yanında kalmaktan daha iyiydi. Özgürdüm. Ağabeyim beni babamın yanında sanıyordu ama ben fabrikada ilaç şişelerine etiket yapıştırıyordum.
O yıl kış İstanbul’u esir almıştı sanki.
Annem, babam yanımdayken bir giydiği bir daha giydirilmeyen, ayakları düzgün olsun diye özel bot ve ayakkabı yaptırılan, dedesinin biricik sağ ilk kız torunu ayağında kardan ve yağmurdan su alan ayakkabılarla işçi kız olmuştu. Tante Sofi bana kışlık bot almak isteyince olanlar oldu. Ben kimseden bir şey almamalıydım. Anneme, ağabeyime söz vermiştim. O botları aldırmadım. Aldırmadım ama geceleri ayaklarımın sızısından uyuyamıyordum. Gece sayıklamalarım, ateşlenmelerim üzerine Tante Sofi sözünü fazla tutamayacaktı.
Okulların yarıyıl tatiline iki gün kala okul müdürüm Esat Bey Tante Sofi’nin uyarısıyla fabrikaya beni görmeye gelmişti. Yirmi dakika sonra fabrikadan çıkışım verilmiş, Şişli Ortaokulu’na doğru yola çıkılmıştı.
“Benim öğrencim asla işçi olamaz!” Sesi hiddetten camları kıracak gibiydi. Ne vardı canım işçi olmakta? Hem nerden biliyordu benim okumayacağımı? Biraz erteleyecektim, o kadar. İşçi olanlar nasıl oluyordu?
“Sen düzgün okuyan bir öğrencisin. Seni babanın yanından kaçtığın için azarlayacak değilim ama bu saatten sonra okumazsan o zaman eşek sudan gelinceye kadar döverim, elimden de kimse alamaz!” Saçımı okşayarak devam etmişti:
“Korkma sakın! Ben seni döver miyim hiç? Okulumun en değerlisisin.” İlk defa şımardım. Ve bütün hayatım boyunca duyduğum en güzel söz oldu.
O gün bütün öğretmenlerle yapılan toplantıda Fizik Öğretmenim Nuran Hanım’ın yanında kalmam uygun görüldü. Tatilden başlayarak derslere sıkıca sarıldım. Matematik, geometri ve cebirden çok korkuyordum. Tüm olumsuz duygularıma, özlemlerime rağmen iyi derece ile okulu bitirebildim.
Öğretmen Okulu sınavlarında başarıyı yakalamıştım ama abimin yine tersliği tutmuştu. İllaki İstanbul’dan başka bir yere gidemezdim. Keşke gitseydim. Nereden bilecektik ki daha sonra ayrık otları olacağımızı…
Bir yerlerde Amiral Bristol Sağlık Koleji sınavlarını okumuştum. Amerikan Hastanesi bünyesinde bir okuldu. Gidip, sordum. Sınavlar bitmiş, kayıtlar kapanmıştı. Kimsenin elinden bir şey gelmiyordu. Onların gelmiyorsa benim gelmeliydi. Nişantaşı Özel Eczacılık Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Sadi Irmak Bey’e çıktım. Durumu kısaca anlattıktan sonra elimde Mrs. Ewans’a yazılmış bir kart ile koleje döndüm. O yıl ki kabul edilen öğrencilere on üçüncü olarak yazıldım.
Okulu sevmiştim. İçimdeki tokadın acısı ancak okumak ve yazmakla geçecekti. Hiç durmadan beynimin boş kasetine bilgi depolarken, öfkemi dağıtacak, yok edecek çareler arıyordum. Yazmak!
Bir daha asla hiç kimseden değil üç tokat, bir fiske dahi yemeyecektim. Yemeyecektim ama yıllar geçtikçe o tokadın acısını, yüzüme söylenen sözlerin ağırlığını hiç unutamıyordum. Evreni sırtımda taşısam bu kadar yorulmaz, gücenmez, küsmezdim.
Bir çocuğu yaralamak, bütün hayatını zindana çevirmek bu kadar kolay olmamalıydı. Çok mu sevgisizdi acaba? Hiç mi üzülmedi? Daha sonra bana neler olduğunu hiç düşünmüş müydü acaba? Başını yastığa koyarken rahat mıydı? Ne bileyim, bana vuracağına oğluna söylenseydi ya?
O tokadın acısını unutmak için yapılan yanlışlar hiç düzelmiyor. Kim bilir, belki de suçlanması gereken başka bir şeydir. Bir tokattan doğan yol değişimleri sessiz, ıssız bir liman ararken  daha denize varmadan yanlış, kalabalık, kötülüklerle dolu bir istasyonda sizi atıverir.
Olmuşla ölmüşe çare yok!
Unutmuyorum ama yine de rahmetle…

Tülin Dursun 16 Mart 2018

Yorum Yap

© 2018 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)