23 Mar

ELEKTRİK AĞACI

 

          İlkokula İzmir’de başladım. Babamın ve annemin tayinleri dolayısıyla Hadımköy’den buraya gelmiştik. Okula başladığımda okumayı, yazmayı çoktan sökmüştüm. Dört buçuk yaşlarında, çelimsiz bir kız çocuğuydum. Ağabeyimle aynı okula gidiyorduk. O beşinci sınıftaydı. Öğretmenim Nilüfer Hanım ufacık-tefecik, güler yüzlü, genç biriydi. Arkadaşlarımdan önce okuryazar olmamın bütün ayrıcalıklarını kullanmayı biliyor, okula devamsızlık ediyordum.

          Okulumuz eve çok yakındı. Her sabah ağabeyimle okula giderken ilk sokaktaki simitçinin önünden geçer, ortası delik iki buçuk kuruşlardan iki tane vererek kendimize mis gibi kokan taze gevrek alırdık. Akranlarım bilirler. Bizim zamanımızda cumartesi günleri de okul açık olurdu. Yarım gün.

          İzmir’de kış ayları kısa ve sert geçer. Dağdan denize doğru esen rüzgâr tenimizi kamçılar. İlkbahar başladığında yaz da gelmiş demektir. Ekim ayının sonlarına kadar denize girilir.

          Yaramaz bir çocuk değildim. Ağabeyim annemin, ben ise babamın sevgilileriydik. Ben yine de ağabeyimi hep kıskanırdım. Annemle babam dünyadaki her şeyi bilirlerdi. En çok da babam bilirdi.

          Evimiz çok büyük değildi. Ben ve ağabeyim hem misafir, hem de oturma odası olarak kullandığımız odada yatardık. Eşyalarımız açılıp kapanan, kolay taşınan ahşaptan yapılmıştı. Birkaç sandalye, masa, büfe, iki koltuk. Ayrıca annemlerin yatak odası vardı.

          Bizim oyuncağımız pek olmadı. Olanları da babamın ağabeyime yaptığı çember, annemin bana yaptığı bez bebeklerdi. Benim sevdiğim tek oyuncağım ise içinde birçok küçük insanın yaşadığını sandığım, elleyip de bozmayalım diye erişemeyeceğimiz bir yerde duran radyomuzdu. Kocaman iki pile bağlı olarak çalışıyordu. Anımsadığım kadarıyla ya radyodan, ya da pillerden çıkan kabloların bir ucunu babam arada bir toprağa gömerdi.

          “Toprak elektrik verecek!” Diyordu.

          “Şimdi bizim elektrik ağacımız mı olacak baba?”

          “Önce biraz sulaman lazım!”

Ben sulamayı biraz abartır, elime geçirdiğim her tasla kabloları sulardım. Elektrik ağacımız çabuk büyüyecekti.

          “Bu kadar çok su verirsen elektrik ağacımız ölür.”

Yine de verirdim. Babam bilmiyor işte! Öğretmenim dedi. ”Bitkileri susuz bırakmayın!” Dedi.

          Babam beni hiç dövmedi. Annem de. Sokaktaki arkadaşlarım hep dayak attıkları için büyüklerinden şikâyetçilerdi. Akan yeşil sümüklerini burunlarından içeri çekerek ağlarlardı. Hele akşamüstleri eve girmeyen her çocuk dayak yerdi. Benim de onlara uyduğum zamanlar olurdu. Eve girmek istemezdim. O zaman babam;

          “Bak! İçeri girmezsen seni belediyeye şikâyet ederim!” Derdi.

Çok korkardım. Bu belediye kimdi? Nasıl biriydi? Çok mu kuvvetliydi? Bana ne ceza verirdi ki?

          Birinci sınıfın ikinci yarısından sonra havalar iyice ısınmıştı. Nisan ayı gelmişti. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için şiir okumaya seçilmiştim. Heyecanlı ve mutluydum. Her akşam şiirimi babama ezbere okuyor, o da bana vurgulamalar için açıklamalarda bulunuyordu. İyi okuyormuşum.

          Mutluluğum uzun sürmemişti. Okulda yaygınlaşan kızamık mikrobu minicik bedenime girmiş, ateşler içinde yatağa düşürmüştü. Ağır geçiriyordum. Babam askeriyeden bir doktor getirmişti. On gün kadar iğne yapıldı. Çok halsizdim. Annem izin alamadığı için babam yıllık izninin bir kısmını kullanmak zorunda kalmıştı. Her gün değişik çorbalar, ızgaralar pişiriyordu, sağlığıma kavuşmam için adeta çırpınıyordu. Ateşim düşmüştü ama hala iğne oluyordum. Ayrıca iğne yerlerim çok acıdığından oturamıyor, sırt üstü yatamıyordum. Acılarımı unutmam için babam benimle türlü oyunlar hatta evcilik bile oynuyordu. Gelen iğneci teyzeden nefret ediyordum. O geldiği zamanlar hep çişim geliyor, tuvalete kapanıyordum. Beni oradan çıkarmak için babamın vaatlerine kulak asmıyordum.

          “Bak! Seni belediyeye şikâyet ederim ha!” diyordu.

          “Neden hep ben iğne oluyorum? Ağabeyime de yapsanıza?”

          “O hasta değil ki.”

Çok dua ettim. Ağabeyim hastalanıp, iğne olsun istedim. O aralar dualarım tutmadı ama okullar kapandıktan sonra bir gün ağabeyim hastalandığı için annem ve babam onu iğneciye götürdüler.

          “Ama neden iğneci teyze buraya gelmiyor?”

          “İşi varmış kızım!” Dedi annem.

Daha sonraki günlerde annem ve babam her iş dönüşü ağabeyimi iğneciye götürdüler. Ne geçmez hastalığı varmış? Yoksa ben mi çok dua etmiştim? Anlamış değildim. Ben çok ateşlendiğim ve kustuğum halde onun kadar çok iğne olmamıştım.

          “Allah’ım! Artık ağabeyim iyileşsin. Ben komşu teyzede kalmak istemiyorum artık!”

O yaz sonuna kadar ağabeyim hiç iyileşmedi. Her gün iğneciden yüzleri daha kızarık geliyorlardı. İğneci teyzenin ağabeyime nasıl iğne yaptığını da hiç anlamamıştım. Neden ipte her gün iki büyük, bir küçük havlu ve mayolar vardı ki?

          Bir gün arkadaşım Mehmet annemle, babamın beni kandırdıklarını, ben küçük olduğum için yanlarına almak istemediklerini, iğneciye değil, İnciraltı Plajına gittiklerini acımasızca anlattı.

Daha sonra onlar iğneciye de, denize de gidemediler. O yaz sonu boşandılar. Ağabeyim Erzincan Askeri Ortaokulu’na, ben ise Ankara’ya teyzemlere gittim.

          Ben mi?

          Bana da çocuk olmayı bilmeden büyümek kalmıştı.

          İğnecilerden nefret ettiğim halde ileride hemşire olacağımı hiç düşünmemiştim.

 

Tülin DURSUN   (Çok eskiden, M.Ö kalma anılardan)

Yorum Yap

© 2019 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)