27 Nis

ANKARA YILLARI

          Gül yüzlü torunum;
     Güne çok kötü başladım. Dayın Efe birkaç gündür hiç uyumuyor. Sınav stresi bunun adı. Zavallı gençliğimiz! Onlara ne kadar çok eziyet ve baskı yaptığımızın farkındayız ama yine de kendimizi bu yarıştan alamıyoruz. Kazansa da, kazanmasa da o yine benim canım oğlum. Sen büyüyene kadar bu sınavlar kalkar da; annen ve baban bizim çektiklerimizi yaşamazlar umarım.
Bugün Cici Nenen ve ben, dayını gündüz uyumaması için oyalamaya çalışıyoruz. Kâğıt oynadık. Büyük anneannen ( benim teyzem) dayına film seyretmesi için alt salona izin vermiyor. Ha! Sahi. Teyzem uzun zamandır hasta ve bende kalıyor. İki hayırsız oğlu var. Annemin sağlığında küçüklüğüm bu çocuklarla geçti. Ben bu teyze oğullarından çok çektim be gülüm! Anlatayım mı?

     Rahmetli eniştem beni çok severdi. Oğlanlar kıskançlıklarından bana yemek bile yedirmezlerdi.
O zamanlar Ankara’da teyzemin yanındaydım. Annem babamdan ayrılmıştı. Bize bir düzen kurana kadar da beni onlara emanet etmişti.
Teyzem masada yerleri kirletiriz düşüncesiyle biz çocuklara kısa bacaklı, tahtadan yer sofrası kurardı. Sofranın altına ise Kastamonu işi dedikleri, büyükçe, siyah- beyaz, taş baskı bir masa örtüsü sererdi ki, ekmek kırıntıları, yemek artıkları bu örtüde toplanır, sonra da camdan silkelenirdi. Yemek anında tam çatalımı yemeğe götürürken; sağlı, sollu yanımda oturan teyze oğullarım dirseklerime çarparlar: ” Yeme kız, yemesene!” diye çıkışırlardı.
     Yine böyle bir akşam yemeğinde annem İstanbul’dan gelmiş, teyzemle konuşuyordu. Onların konuşmalarını fırsat bilen kuzenlerim derhal işe girişmişler, beni sıkıştırıyorlardı. Dayanamadım. Belki de annemim varlığından güç aldım. Bilmiyorum. Haykırmaya, ağlamaya başladım:
     ” Anneciğim, kurtar beni bunlardan! Seninle İstanbul’a gelmek, seninle olmak istiyorum. Bunlar bana bir dilim ekmeği bile çok görüyorlar.”
Annem şaşkın, teyzem her zamanki gibi öfkeliydi.
     ” Senin bu kızın da çok nankör! Oğlanların sesi bile çıkmıyor. Vallahi Bedriye kendi çocuklarımdan daha fazlasını yapıyorum bu babası kılıklı için. Gönder gitsin! Bu çırpı bacaklı ortalığı karıştırıyor ayol!”
     Boğazım düğümlendi. Kulaklarımda bir ağrı ki; sorma! Midem altüst. Teyzemin bozulur diye hiç üstüne çıkarmadığı, oturtmadığı, kocaman el işi kırlent olan divanın üzerine tüm içimdekileri bir defada boşalttım. Kuzenler korkudan alt kattaki seyir odasına kaçtılar. Teyzem daha çok söylenmeye başladı. Niçin tuvalete kusmadığım, oraya niye yetişemediğim için kendimi suçladım. Olan olmuştu bir kez. Beni çok seven eniştem hemen Doktor Vural Amca’yı çağırdı. Vural Amcam aslında Gülhane Hastane’ sinde ameliyat yapıyordu. Acaba neremden kesecekti beni? Belki teyzem gibi benim içimden de safra kesemi çekip, alacaktı. Vural Amca dilime baktı. Boğazıma kaşığın sapını soktu. Öf! Yine midem bulandı. Bu kez Vural Amcamın üzerine kustum. Ateşime baktı. Evet! Yanılmamış. Söylediğine göre şu anda tüm okullarda yaygın olan epidemik parotite ( yani kabakulak) yakalanmışım. Allah’ım Ne korkunç! Ben yaramazlık yapmıştım! Baksanıza ben anlamayayım diye hastalığımı bile gizli söylüyordu.
     Ertesi sabah zavallı annem hiç uyumamış, yorgun gözleriyle başucumdaydı. Teyzemin ısrarıyla öğlene doğru bir hoca efendi getirdiler başıma. Sakallı hoca efendi beni okudu. Kulağımın arkasına o zaman sabit kalem dedikleri morumsu bir kalemle yazılar yazdı. Kalemin ucunu da bir güzel tükürükledi. İğrenç! Öğrendim ki, kabakulak olmuşum. Üç hafta okula gidemedim. Duyduğuma göre sınıfta birçok arkadaşım da kabakulaktan yatıyormuş. Okulsuz bir an bile duramayan ben, hep hasta kalabilmek için Allah’la pazarlık yapıyordum. Öyle ya! Annem beni bırakıp gidemezdi. Annem kısa bir zaman için bile olsa benimdi. Benim annem ne güzel, ne tatlı bir kadındı Ya Rabbim!
     Hastalıktan kalktığımın birinci ayında başıma öyle bir kaza geldi ki yaşamım boyunca unutmayacağım.
     Ankara’da Hacı Bayram’da Toygar’ ların konağında kiracıydık. Hani iki tarafından merdivenle ana kapıdan girilen büyükçe bir girişten sonra hemen tüm oda kapılarının açıldığı hol denen salonun olduğu, kileri mutfağının hemen bitişiğinde, karanlık, buz gibi olan, tavan yüksekliği sanki metrelerce yukarıda, camlarının önünde ufak çocukların bile oturacağı çiçeklik yerleştirilen kocaman pencereleri bulunan evlerden. Giriş ve holün yerleri kocaman yıldızlı çinilerle kaplı olan. Yazın bu holde oturmak çok güzeldi ama kışın yere yalın ayak basamazdınız.
Hole açılan odaların zeminleri tahta döşemeydi. Masif olan bu tahtalar, teyzemin uçukça titizliği sayesindedir ki, her hafta Arap sabunu ve tahta fırçasıyla işlem gördüğünden asla kurumaya zaman bulamazlardı. Her oda kapısını açtığınızda nemli, mis gibi sabun kokusunu hissederdik. Bu odalara girmemiz kesinlikle söz konusu olamazdı. Çünkü kazara elimizden düşecek yağlı bir yiyecek kırıntısı o güzelim, o fırçalanmaktan sapsarı olmuş tahtada çıkarılamayan, durdukça içine işleyen bir leke olacaktır. Ah ne özenirdim misafir odasındaki çini sobanın yanında duran el oyması büyük koltukta oturmaya! Ben ne anlatıyorum ki sanki! Ben değil o koltukta oturmak, babamın bana İzmir’den yolladığı, PX mağazalarından veya orada yaşayan Amerikan çocuklarının elden düşme oyuncaklarına bile el süremezdim.
     İşte böyle soğuk bir Ankara gününde misafir gelecek diye yakılan çini sobanın yanındaydım. Teyzem bakkala eksik tamamlamak için gittiğinde, bebeklerimle özlem gidermek için odaya dalmıştım. Teyzem her an gelebilirdi. O kadar dalmışım ki; kuzenim Cüneyt’i duymadım bile. Bebeğim çok üşüdüğü için sobanın yanında onu ayakta ısıtıyordum. Bir anda ne oldu anlamadan sol elim sobaya yapışmıştı. Cüneyt beni arkadan itmiş, kendiliğinden bir dikkatle sağ elimle bebeğimi korurken, sol elimle denge sağlamak amacıyla sobaya değmek zorunda kalmıştım. Elimi sobadan çektiğimde avuç içimin derisi sobanın üzerinde kalmış, etrafı pis bir et kokusuna benzer bir şey kaplamıştı. Korkudan ağlayamıyordum. Ben yasak odaya girmiştim. Cezamı çekmeliydim. Bu evde hep kendimi suçlu hissedecek bir şeyler yaşatılıyordu bana. Teyzem eve döndüğünde elime salça sürerek, beni saçlarımdan çekti. Cüneyt kendi suçunu çoktan üzerime atmıştı bile. Teyzeme göre ben; yalancı, huysuz ve etrafı kirleten bir kızdım. Ayrıca her gece yataklarını ıslatarak, döşeklerini çürütüyordum. Oysa ben hiç yatağımı ıslatmazdım ki. Başının belası! Bir an evvel anamın yanına gitmeliydim. Babam zaten ayyaşın biri olduğu için beni ancak İzmir pavyonlarında, sandalye üzerinde büyütürdü. Onun kendine hayrı olmazdı ki! Keşke beni annemin ya da babamın yanına yollasaydı. Belki biraz zor geçinecektik ama sevgim olacaktı. Elimi yaktığımda benimle aynı acıyı paylaşacak, saçımı okşayacak, gözyaşlarıma dur diyecek sevgi dolu yürekler yanımda olacaktı.
     Sen bu anlattıklarıma üzülme bebeğim!
     Bu yaşananlar Kemalettin Tuğcu veya Gülten Dayıoğlu eserlerinden alıntı değil. Gerçek! Bunları yaşamasaydım belki ben şimdiki ben olamazdım. Bunları yaşadığım için mutlu olduğumu bile söyleyebilirim. Bizi olgunlaştıran şeyler yaşadıklarımızdır. Bunlar beni sevgi dağıtan duygu gezgini, ruh zengini yaptı. Bu zenginlik benden çok şey alıp, götürse de ben sevginin varlığıyla mutluyum bebeğim.

     Sen tatlı minik bebek! Sevdiğin ve sevenin çok olsun.

Arkadaş anneannen Tülay 2003 Eylül

 

Yorum Yap

© 2019 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)