11 Eki

GERİYE KALAN Regula Venske

Regula Venske
„We will meet again …“ veya: Geriye kalan
1.
Kasım 2017, Akra’da güneşli bir gün. Sabahın erken
saatlerinden beri uzaklardan, özellikle ülkenin kuzeyindeki
toplumsal yönden dezavantajlı bölgelerinden
öğretmenleriyle birlikte okul çocukları buraya geldi, Pan
Afrikan Writers Association (PAWA) tarafından düzenlenen
küçük bir edebiyat şenliğine katılmak istiyorlar. Sarı
otobüslerden atlıyorlar, sevinçli bir heyecan içindeler,
neşeli neşeli laflıyorlar, okul üniformalarının canlı renklerini
gözle görülür bir gurur içinde taşımaktalar. Programın
başlamasına daha birkaç saat var ve üç Alman misafir her
şeyden önce, »Bunların yaşıtı olan Alman çocuklar
herhalde bu kadar uzun zaman sabırla, disiplinle
bekleyemezlerdi,« diye bir tespit yapmaktan kaçınamıyor.
PEN Ghana ülke çapında yürütülen bir proje kapsamında
yuvarlak hesap 90 »Youth Club«a destek oluyor; bunlar
İngiliz örneğine göre çalışan münazara grupları ve çatıları
altında, topluma etkin katılım ve demokratik bir beraberlik
için vazgeçilmez şeyler olan dil ve iletişim yeterliği veriliyor.
Bu kızlardan, oğlanlardan birçoğu kendi ailelerinin
ilkokuldan sonra okumaya devam eden ilk üyeleri olarak
daha bu erken yaşta bile kendi köylerinde halkla bağlantı
kurulmasına yardımcı olmaya başlamışlar. Ve bu
kulüplerde metinler yazıyorlar: şiirler, hikâyeler, küçük
tiyatro oyunları, ve bunlarla bugün PAWA binasının
bahçesine kurulmuş derme çatma bir sahnede Alman
ziyaretçilere bir hoşluk yapacaklar, onları etkileyecekler.
Sahneye her çıkan kendi adını söylüyor ve arkasından
ekliyor: Filanca ortaokul PEN kulübünün gururlu bir
üyesiyim, diyor, »a proud member …«. Sonra başlıyorlar.
Metinlerin çoğu İngilizce, ama kendi ana dillerinde birkaç
şiir de okuyorlar ve biz Almanlar bunları ossaat, ne
mucizedir ki, anlıyoruz. Oyunlardan birçoğu bir evli çiftin
aralarında kavga etmesiyle başlıyor. Bunlardan biri
çocuğun bundan böyle keçi çobanlığı yapmasını veya
kulübeyi süpürmesini istiyor, ama öbürü baskın çıkıp
çocuğu okula gönderiyor. Çocuk bir sonraki sahnede biraz
2
önceki eski püstü giyimini çıkarıp perine okul üniforması
giymiş olarak, kolunun altında bir deste kitapla sahneye
çıkınca izleyen yüz yirmi, yüz otuz yaşıtı coşku içinde
tepiniyor. Fakat bugün alkışların en büyüğünü nerd tipinde,
belki on üç yaşında bir çocuk topluyor, kalın gözlüklü,
incecik bileğinde koskoca bir saat. Görünüşüne bakılırsa
toplumun dışında kalmak bu çocuğun alnına yazılmış,
denebilir, fakat sahneye çıktığında kendi sınıfından kızların
bağrış çağrış desteğini görünce, o kesimde kendine çoktan
bir köşe edinmiş olduğu anlaşılıyor. Rap ritminde şiirlerini
okuduğunda öbür kızların kalbini de fethetmiş oluyor,
ayrıca benimkini de.
Daha sonra küçük gruplar halinde bahçede toplaşıyor,
limonata içiyor, adresleri değiş tokuş ediyor ve bilgiç bilgiç
yazma işlerinden bahsediyoruz. Ortada kızarmış piliç
butlarının, alın terinin, çiçeklerin ve şiirlerin kokusu var.
Akra’daki bu gün daha sonra, şimdi hâlâ, arada sırada
kültürün, edebiyatın değersizleştiği bu dünyada artık bir şey
ifade etmez oldukları duygusuna kapıldığımda, bana gıda
oluyor. Gerçek, bunun tam tersi. Eğitim görmenin eskiden
olduğu gibi bugün bile gayet tabii bir şey olmadığı bu
çocukların sevinci, onların hayatlarına dilin içinde biçim
vermelerinden ve bizim onları dinlemiş olmamızdan
kaynaklanan coşkuları, bunu yaşamak beni bu ülkede pek
pışpışlanan o dekadan kültür kötümserliğinin her
çeşidinden kurtardı.
2.
İki binli yılların başlarında herhangi bir 23 Nisan,
Hamburg’un pis havasında bir Dünya Kitap Günü. Ciğer
sucuklu ekmeklerin ta eskiden bildiğim kokusu ve tebeşir
tozu. Alter Teichweg ilkokulu, kültüre uzak diye bilinen
Dulsberg semtinde, beni yıllık okuma bayramına çağırdı.
Yaptığım okumadan sonra 3. sınıflardan birinin
öğrencileriyle sohbet için zaman kalıyor. »Kelimeler aklına
nasıl geliyor ki?« diye soruyor bir kız. Ve: »Kaç kitap
yazdın?« Cevap veremiyorum. Düzenlediğim antolojiler
sayılır mı? Cevap yerine ben bir soru soruyorum, çünkü o
sıra başlığı Niçin Yaşanır? [Warum leben?] olan bir kitap
yayınlamışım. Çocuklara, »Hayatı yaşamaya değer kılan
şey nedir?« diye soruyorum. Bir sürü güzel şey sayıyorlar,
2
arkadaşlarla futbol oynamak, babayla dondurma yemek –
ki çocuk babasını anlaşılan nadiren görüyordu –, hatta,
benim hoşuma gitmek isteyen, akıllı bir kız diyor ki: kitap
okumak. Sonra küçük, zayıf bir oğlan söz alıyor: »Dört
yaşımdayken artık yaşamak istemiyordum. Ama sonra
okula başladım, gördüm ki hayat gene de güzel
olabilirmiş.«
Ağzımız açık kalıyor, üç öğretmen, öbür çocuklar ve ben.
Söylenecek sözü ilk bulan, çocuğun arkadaşlarından biri
oluyor. »Evet, şimdi burada beraberiz, bu da iyi tabii.«
Öğretmen bir ağızdan benim için bir veda şarkısı
söylemelerini istiyor.
Daha sonra öğretmenle sınıfta geçirdiğimiz bu ders saati
üzerine konuşuyoruz. Dört yaşında artık yaşamak istemez
olmuş çocuğun ailesi İranlı, kötü şartlar altında yaşıyorlar,
öğretmen bundan haberdar. Çocuktaki zaruretin
boyutundan ise hiç haberi yokmuş. Bence, üçüncü sınıftan
bir çocuğun okulda kendine dair böyle bir sırrı paylaşacak
kadar güven duyuyor olması kadının öğretmen olarak
yaptığı çalışmanın etkileyici bir örneği. Çocuk öğretmenine
güveniyor, ama sınıftaki dayanışmaya da güveniyor.
Öğretmen bu itirafı tetikleyen şeyin benim okumam
olduğuna dikkatimi çekiyor, böylece düşünme alanları
açıldığını ve çocuğun o zamana kadar sadece acısını
çektiği bir şeyi bilinçli olarak düşündüğünü ekliyor. Duygu
ve bilgi: Edebiyat her ikisini de aktarıyor – ve dönüştürüyor.
3.
Korona yılı 2020’de gümüşi mavi bir eylül günü. Berlin
Uluslararası Edebiyat Festivali Federal Devletbaşkanı
Frank-Walter Steinmeier ile Mario Vargas Llosa’yı bir
söyleşiye davet ediyor. Yazar bir önceki akşam etkinliğin
açılış konuşmasını yapmış. Davetli misafirler Berliner
Philharmonie binasının oda müziği salonunda aralarında
bolca mesafe bırakarak oturmakta. Havada güzel
kokulardan esintiler dolaşmıyor, olsa olsa geriye kalmış
birkaç müzik nağmesi. Rengini giyimlerimize uygun olarak
seçtiğimiz maskelerin arkasında hepimiz kendi
parfümümüzle yetinmek durumundayız. Gene de
mekândaki mesafeler bir yana, neredeyse, arasında ant
2
içmiş bir topluluk duygusu meydana geliyor, hele insanların
çoğu da birbirini tanıyor olunca. Uzaktan birbirimize el
sallıyoruz, erkekler birbirlerine yumruklarını uzatıyor, yoga
yapan kadınlar avuç içlerini bitiştirerek zarif selamlar
gönderiyor. »Namaste.« A, hayır, burada tanış olanlar o
kadar çok da değil, salonda nispeten az insan var. Ama
onların birçoğu birbirini tanıyor. Pandemi herkes için geçen
altı ayın başat konusu olmuş, devlet başkanı bile kapanma
zamanını okumak için kullanmış. Kitap yığınının en
üstünde Camus’nün Veba’sı varmış. O muydu, sonra
edebiyatın bir gıda maddesi olduğunu söyleyen, yoksa bir
akşam önce kültürden sorumlu devlet bakanı mıydı?
Mario Vargas Llosa, ne okuduğu sorulduğunda, çoktan
pandemi sonrasına atlamış oluyor. »Tekrar
kucaklaşacağız,« diye sesleniyor. »Öpüşeceğiz,
sokaklarda dans edeceğiz.« Bu aynı zamanda klişelerle
oynanan bir oyun, bir tarafta ateşli İspanyol, öbür tarafta
kuru Alman: bir süreliğine İspanyolların da aralarında
mesafe bırakmaya alışması gerektiğini söyleyen Federal
Başkan.
Bir gün önce Vargas Llosa, kültür devlet bakanı kürsüden
ayrılıp yanına oturduğunda o güzel selamlama konuşması
için teşekkür etmek için kadının elini kapmıştı. Yazar
bakanın eline dostça, hafif hafif dokundu, kadın da buna
dostça izin verdi, ama ben sanki arkasından bu yabancı
elin kadının içinde hastalık bulaşabilir diye biraz ürküntü
uyandırdığını görebiliyordum, insanlar arası jestlerin
yokluğunun çekildiği bu dönemde en azından alışılmadık
bir şeydi. Belki sadece benim projeksiyonumdur, onların iki
sıra yukarısında oturduğum koltuktan bakınca: Bu iki kişinin
en yakın, ama ta uzakta oturan komşusu iki elin birbirine
dokunuşuna kıskanarak bakıyordu.
4.
Korona yılı 2020’de bir pazar günü. Hangi ay, hangi gün?
Hava nasıldı? Hafızam bunlardan hiçbirini kaydetmemiş.
Mevsimler siliniyor, ekranın önünde günler birbirinin içine
geçiyor. Dünyayla içli dışlı bir bağlılık varken mesafe kuralı
hükmetmekte. Yeni bir laptop alınması, bunun için para
sağlanması gerekiyor, çünkü eski alet Zoom toplantılarına
2
yetişemez olmuş. Mikrofon çatırdıyor, sırf bu iş için alınmış
bir kulaklık gözlüğün çerçevesine bastırıyor, komik bir
görüntü. Ama derken, yeni aletle ve takviye görmüş
özgüvenle bir gala yapıyorum ve ilk defa dünya çapında bir
edebiyat okumasına katılma cesaretini gösteriyorum.
Uluslararası PEN’in Kadın Yazarlar Komitesi beni
düzenlediği ilk dijital Şiir Festivali’ne davet etmiş. Hani
Almanca bir deyimle, bütün beylerin memleketlerinden otuz
kadar kadın, erkek yazar katılıyor, fakat bugünkü etkinlik
kadın perspektifine ayrılmış. Mahpus Yazarlar Komitesi
başkanı Salil Tripathi, Bombay’de doğmuş, daha önce
Singapur ve Hong Kong’da muhabirlik yapmış, tam o
sıralar Londra’dan New York’a taşınmış bir yazar, güçlü bir
şiir okuyor. Konusu, kadınların – sadece Hindistan’da değil
– sürekli uyarı ve tavsiye olarak neler işittikleri. Annemin
hiç bitmeyen o, »O kadar yüksek sesle konuşma« lafına
eşlik eden iç çekişini hatırlıyorum. Neyse ki, sıra bana
gelince sesimi yükseltmem gerekmiyor, yeni laptopun
mikrofonu gayet güzel çalışıyor. »Behold my brother …«;
şiiri daha baştan İngilizce olarak yazmışım. Bazen yabancı
dilde kendimi daha serbest hissediyorum, çünkü ana
dilimin tabuları orada işlemiyor.
Ekran karşısında eksik olan, kokular. Eksik olan, bir
meslektaşın uzattığı sıcak el. Fakat bunların hatıraları var
ya, ve tekrar yaşayacağımıza dair ümit. Evet, tekrar
buluşacağız, oturup düşüneceğiz ve bütün duyularımızla
iletişim kuracağız. Tekrar kucaklaşıp sokaklarda
dansedeceğimiz güne kadar tesellimiz edebiyat olacak.
Regula Venske, 1955 doğumlu, serbest yazar olarak kendine yurt seçtiği
Hamburg şehrinde yaşıyor; orada 1988’de kadınların edebiyatında erkek
imgesi üzerine bir doktora çalışması yaptı. Romanları, anlatıları, kısa
hikâyeleri ve denemeleriyle birçok ödül aldı. 2017’den beri, daha önce dört
yıl genel sekreterliğini yaptığı Almanya PEN kulübünün başkanı.
Çeviren: Tevfik Turan
Kaynak: Kann das wirklich weg? – 57 Interventionen für die Kultur
Marion Ackermann vd. (yay.). Berlin: Ch. Links Verlag 2021.
Fatih Karagöz

Yorum Yap

© 2023 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)