21 Mar

EKOLOJİNİN PSİKOLOJİSİ

Hiç düşündünüz mü, bitkisiz ve hayvansız bir dünya nasıl olurdu diye?

Haydi biraz çevrecilik oyununa! Madem ki bir adadayız ve bizler adamızı korumak zorundayız.

Önce bir kurgu yaratalım kendimizce. Sizler de bilirsiniz ki, Amerikalı bilim adamları sinema yapımcılarına, senaristlere şöyle seslenmektedir;

” Siz hayal kurun, filmlerde kurgulayın; biz de onları gerçek yaşama geçirelim.” Aman yanlış anlaşılmasın! Yabancı hayranlığım yok. Düşünceye, eyleme saygı yalnızca.

Benim kurgum…

Dünyamızın görüntüsü; girintili, çıkıntılı kıyılar,alçalan ve yükselen tepeler, erozyona uğramış gri, siyah toprak. Suların olmadığı yerlerde çatlamış arazi. Güneş ışınlarının dik geldiği bu yerlerde kavurucu sıcaklardan korunmak için ancak doğal şekilde oluşmuş mağaralarda yaşayabilirsiniz. Kendinize, Robinson Cruose dahi olsanız bir kulübe yapmanız olanaksız. Bunun için gerekli ağaç yok!

Karnınızı doyurmak için ağzınıza atacağınız bir yaban armudu, bir böğürtlen yok. Zaten bunları hiç görmediğiniz için hayaliniz bile yok!

Güncenizi tutmak isterseniz, kaleminiz yok. Kağıdınız yok. Nasıl olsun? Ağaç, bitki yok ki, kalem olsun.

Toprağı havalandıracak bir amip türü bile yokken ondan nasıl yararlanacağınızı düşünüyorsunuz?

Etinden, sütünden, tüyünden, kemiğinden yararlanacağınız en ufak bir hayvanın dünya üzerinde olmayışı, insan bedeninin gereksinimlerini karşılayamaz duruma gelmesi demektir.

Evet! Hepimiz homestatik tepkiyi biliyoruz. Yani, canlıların ortama uyum gösterebilme yeteneği.

Belki su ve toprakla beslenen bir fizyo-bio anatomiye sahip olacaktık. Genlerimiz mutasyonla değişme özelliğine sahip olmayacaktı. Evrimsel yönlendirme olmayacak, biz zavallı yaratıklar olarak hep aynı kalacaktık. Dünya gezegeninde yaşayan canlı türü olarak insanlar bu kurgu üzerinde yaşamlarını sürdürebiliyorsa; diğer gezegenlerde de yaşayabilirler.

Bugün sosyal kavramları oluşturan listeyi toplumun gereksiniminin yanıtı olarak ele alıyorsak; bitkisiz ve hayvansız ortamda yaşayabilen insanın da yanıt olarak birşeyler araştırıp, yaratabileceğine inanmıyorum. Her ne kadar koşullar gereksinimi ortaya çıkarsa da hayvansız ve bitkisiz bir yaşamda insanın var olacağı düşünülemez kanısındayım.

Varsayımlar üzerine yarattığımız böyle bir yaşamdan nelerin yok olacağını şöyle bir düşünelim.

Sabah kızarmış ekmek veya kahve kokusuyla uyanamayacaksınız. Buğday yok; ekmek yapamazsınız. Kahve yok; içemezsiniz. Şöyle kayısı kıvamında taze bir yumurta? Tavuk yaratılmamış. Horoz yok. Aaa! Kahvenizin sütü mü eksik? İnek denen canlı nasıl bir şey acaba? Şeker tadında bir şey arıyorsunuz ama şeker kamışı, pancarı imge dışı. Kahve sonrası bir sigaraya tiryakiler pek ” hayır” diyemez. Tütünün rengi bile yok gözünüzde.

Toprak yatak olmuş, gökyüzüyse yorgan. Mis gibi ütülenmiş keten, patiska yatak çarşafları nasıl ütülenir? Keten ne?

Komşunuzla haberleşmeniz nasıl olacak? Ateş mi? Yok canım! Doğa ana çalı, çırpıyı henüz yaratmadı. Telefon mu diyorsunuz? Olamaz! Graham Bell onu icat ederken bilmem kaç tane kalem ve kağıt harcadı.

Silüryen çağında hiç olmazsa balıklar vardı. Karbonifer çağda, dünyanın üzerinde yeşil bir bitki örtüsü. Jüra çağında şimdi çizgi film kahramanları olan gülen yüzlü dinozorlar …
Eosen çağında primat takımı, belki de insanın ilk şekillenişiydi.

Daha sonraki çağlarda içinde yaşadığımız ortama uyum ile ateşi, kağıdı, tekerleği, avlanmayı, korunmayı, sevmeyi, sevilmeyi, felsefe üretmeyi, doğa seslerinden müzik yaratmayı öğrendik. Bunların hepsi de çeşitli yazılı ve resimli belgelerle bize aktarıldı. Araştırmalardaki aracılarımız bitki ve hayvan oldu. Ya bunlar olmasaydı?

Toros’lardaki ladin ormanları olmasaydı yeşilin renk olduğunu bilemezdik. Yağmurun bir damlasından nice yaşamlar fışkırdığını anlayamazdık.

Gelincik ve papatya tarlalarının üzerinde okşarcasına dolaşan rüzgârın getirdiği kokuyu hissedebilir miydik? Güllerden reçel kaynatıp, cam kavanozdaki rengin büyüsüne kapılabilir miydik? Arılar yoktu ki, bal yapsınlar. Tatlı kavramını dilimiz nereden bilecekti?

Yumuşak tüylü bir dost! Evet, kedimizden ve köpeğimizden söz ediyorum. Onlar olmasaydı, her elime değişlerinde bana verdikleri güven, mutluluk duygularımın bilincine varabilir miydim?

Kim demiş “Balıklar konuşmaz.” Diye? Onlar olmasaydı Boğaz’da suya anlattığım sıkıntılarımı, üzüntülerimi, sevinçlerimi kim dinlerdi? Beyaz barış güvercinlerimi Irak’lı küçük Semra’ya uçurabilir miydim? Kelebeklerin kısa ömürlü ama özgür olduklarını bilemezdim. Kuşlar gibi hür olup, çınar ağaçları gibi yaşlı olmazdım, bitki ve hayvanları tanımadan önce. Bu kadar hayvanlığın gereğine, sevgi ve gözyaşı insanlığının ayırımcılığı ile varabiliyorsam; bunu kosmosda bir nokta olmamı sağlayan doğaya borçlu olduğumu söylemeliyim.

Şairin dediği gibi güneşi Ege’de yıkayamazdım belki. Belki bu satırları yazamayacaktım.

“Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela.” Diyor Nazım Hikmet Ran. İyi ama zeytin yok! Nasıl dikeceğim Üstad?

Masallardaki Zümrüd-ü Anka kuşu hiç hayalimi karıştırmayacak benim.Bal kabağından faytonum olamaz. Ben hiç bal kabağı görmedim ki! Gece saat on ikiyi hiç vurmayacak benim yaşamımda. Gece ile gündüzün ayırımını hiç bilmeyeceğim.

Kırmızı Başlıklı Kız’ın sepetindeki kurabiyelerin sıcak ve tereyağlı kokusunu, tadını alabilmem için annemin beni kurtlardan uzak tutması gerekiyor.

Bitkisiz ve hayvansız bir doğada askerin ne işi var? Canlandırabiliyorsanız canlandırın bakalım kurşun askerlerinizi. Savaşlara son versin!

Pinokyo yaratılamaz. Oyuncakçı amca tahta malzeme tanımıyor ki.

Radyolar konuşup, insanlar susamaz bu evrende.

” Hayat kısa, kuşlar uçuyor.” Diyen Cemal Süreya’ya soruyorum;

” Kuş ne?”

Şu karşıki dağın eteğinde kekik var mı? Benim bahçeme de polenler uçuşur mu? O’Henry’nin ağacındaki son yaprak yeşil mi, sarı mı?

Deniz var olmasına var ama, yosun kokusunu alamıyorum. Yosun deniz bitkisiyse, bitki ne?

Sol anahtarını nerede kullanacağım? Ben gitar istiyorum. Hangi ağaçtan mı? Ağaç ne?

Rüyamda neler görürüm ben? Yalnızca kızgın bir güneş, kurak-çorak toprak, kar, buzul, deprem…

Yemyeşil kırlarda saçlarıma papatyalardan taç yapan, aşk falı bakan sevgilim hiç olmayacak benim. Kır ne? Papatya ne? Aşk ne? Sessiz ve imgesiz bir yaşam. Yaşa, yaşayabiliyorsan.
Güvercinlerin yüreği var mı, balıklar çok mu acemi? Bugün ne giysem? Giysi ne? Boynuma inci gerdanlık mı? Midye tanınmadı ki.

Baharlarca taşınan turnalar, binbir kokulu mimozalar… Rasgele süren aşkınızda size gelebilir miyim? Mevsimler var mı? Şen çocuklar uçurtmalarına sevgi yüklüyorlar mı? Böcekler çiçeklere yolculuk yapar mı? Ağustos böceği çok mu tembel? Karıncalara ekmek verelim mi? Yılan neden sürünür? Sürünmek ne?

Tan yerini seyrederken yeşil ışığı görecek miyim? Anadolu büyüklüğünde yüreğime bir tutam sevgi ekmeyi becerebilecek miyim şöyle başaklarca, ovalarca?

Kocamış ıhlamur yok, kokusunu yitirmiş. Nicedir açmaz oldu çiçeklerini sarı ayva. Elma ağaçlarımın kökleri toprak altında. Elma ne? Havva ve Adem’de yiyemediler işte bu yasak olup, olmadığını bilmediğimiz, tanımadığımız meyvayı. O hiç yaratılmadı.

Dostluk, sevgi adına aynı kaptan ayran içmeyeceğiz. Süt ne, ayran ne, maya ne? Tarlayı beraber süremeyeceğiz bu yıl. Soğan mı, mısır mı ekelim diye kavga çıkmayacak aramızda. Tarlanın ortasına bir korkuluk yapalım. Dedemin bitki saplarından yapılmış şapkasını da başına koyarız kargalar ürüne zarar vermesin diye. Belki teneke de çalarız iyice kaçsınlar diye.

La Fontaine karga ile tilkiyi nereden tanımış? Sıkı arkadaşlar mıymış? Hessiodos atmacayı Himalaya’larda, bülbülü de Hindistan’da mı görmüş? Truman Capote ” Çimen Türküsü” nü, Edgar Allan Poe ” Altın Böcek” i, John Steinbeck “Gazap Üzümleri” ni hangi imgelem içinde kaleme aldılar?

Kleopatra süt banyosu yapıyor muydu gerçekten? Niçin Romalı kumandanlar düşman gördüklerini vahşi hayvanlara yem olarak atıyorlardı? Hayvanlar insan etini çok mu seviyordu? Kuzu otlatırken kaval mı çalıyordu çoban? Kaval neden yapılır? Kuzu ne? Yaşlı katıra odun yükleyenler! Yine sıyrıldınız cezadan. Yoksa sizi hayvanları koruma cemiyetine şikayet edecektim.

Erguvan ne renk? Erguvan ne? Sen hiç yedi tonda yeşili bir arada gördün mü? Ben aşkın şeftali çiçeği renginde olduğunu savunuyorum. Sakın şeftali ne diye sormayın, görmedim ki.

Aldırmayın siz bana! Böyle bir dünyada benim hayal gücüm olabilir mi?

Arkadaşlar! Bu bir ödevdi. Ekoloji Hocamızın bize proje olarak verdiği bir ödev. Bizler bilimsel olmasına dikkat edelim derken Sevgili Dr. Cemil Güzey bize;

” Bırakın psikolojinin bilimselliğini de, bolca şiir okuyun ve ödevlerinizi yapın!” Demesiyle işte bu yazı çıktı ortaya.

Evet! Şiir doğa, doğa şiirdir…

Bu evrende aşkın, sanatın, bilimin tam yüreğinin ortasından yakalayamadıktan sonra yaşayabilir miyiz? Bitkisiz ve hayvansız bir yaşam olsaydı, bunları yazamazdım. Bunlarsız dünya sizi ürkütmesin. Çünkü onlarsız dünya insandan da yoksundur. Doğa Ana’nın bize verdiklerine duygularımın tavafıdır yazdıklarım.

Teşekkürler GAİA ANA!…

tülin dursun Doç.Dr. Cemil Güzey’e sunulan “proje”

Yorum Yap

© 2020 Bu Bir Tülin Dursun Delice Paylaşım Sitesidir! | Yazılar (RSS) and Yorumlar (RSS)